ELİMSENDE

Cumartesi, Ekim 10, 2009 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in

                              ELİMSENDE
BENİM HAKLARIM ANNEMİN HAKLARI DÜNYAMIN HAKLARI

Çocuklarımla Öğreniyoruz
         Haklarımız

KİTAP
Birinci Basım

blog adresi
http://elimsende-elimsende.blogspot.com

Çocuklara,
Ana babalara
Öğretmenlere,
Hemşirelere,
Doktorlara
Mühendislere,
Mimarlara
Şehir plancılarına,
Psikologlara,
Habercilere,
Belediyecilere,
Yasa Yapıcılara,
Polislere,
Tüm kamu görevlilerine,
Tüm yöneticilere,
Yetişkin olan herkese

Umudun ve yaşamın bildirgesi.
Suyun, toprağın, havanın ve insanın bildirgesi.
Barış dolu bir hayatın bildirgesi.

önsöz
sevgili çocuklar,Bu kitabı öncelikle sizler için hazırladım.
Haklarınızı, özgürlüklerinizi size duyurmak için.
Bütün çocukların aynı haklara sahip olduğunu anlatmak için.
İnsan olmaktan onur ve coşku duymamız için.

Kendi haklarınızı öğrenirken, annenizin, ablanızın, teyzelerin yani tüm kadınların ve kız çocuklarının hak ve özgürlüklerinden haberli olmanızı amaçladım.

Ninelerin, dedelerin, engelli bireylerin, engelli çocuğun, kırsal kesimde ya da kentte yaşayan insanların, yayaların haklarını bilelim.
Ağaç kardeşlerimizin, hayvan dostlarımızın, neşeyle akan derelerin, ormanların, evimiz olan dünyanın haklarından haberdar olalım.

Anneleriniz, babalarınız, nineleriniz, dedeleriniz, öğretmenleriniz, okul müdürleriniz, hemşire ablalarınız, doktor amca ve teyzeleriniz, polis teyzeleriniz ve amcalarınız, hukukçular, gazeteciler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, milletvekilleri, belediye görevlileri ve kamu görevlileri de hem sizin hem birey olarak kendilerinin haklarını bilsinler.

Eğer bilmiyorlarsa onlara siz anlatın.

Onurumuza ve haklarımıza sahip çıkalım.
Başkalarının onuruna ve özgürlüklerine saygı duyalım.
Bütün insanlar hak ve özgürlüklerini kullanabilsin.
Herkes mutlu olabilsin.

"Bir umudum sizde" *


*Büyük şairimiz Ahmed Arif’in “Anadolu” adlı şiirinden alınmıştır.
Aslı "Bir umudun sende" dir


ELİMSENDE

Çok eski bir çocuk oyunudur.
Çocuklar kadar gençler, hatta yetişkinler bile bu oyundan hoşlanırlar.
Çünkü biraz muzır ve çok eğlencelidir.
Bir sokak ve grup oyunudur. Baştan bir ebe seçilir. Diğer çocuklar, sınırları belirlenmiş bir sokakta dağılırlar. Ebe koşar ve kaçan çocuklardan birini yakalar, elini sürer ve “elim sende” diyerek ebeliği ona geçirir. Ebe olan çocuk, bir başkasını yakalayıp elini sürünceye ve “elim sende” diye ebeliği ona satıncaya kadar böyle sürer gider. Ebe olmamak, yakalanmamak esastır.

Bu oyunun muzır kısmı ise, oyun sırasında değil de sonrasında olandır. Esas eğlencesi buradadır.
Evde hamur yoğuran anneye; “elim sende” diyerek kaçmaktır. Anneniz bu haldeyken sizi hayatta yakalayamaz. Bir de anne babanızla komşuya akşam oturmasına gitmişsinizdir. Misafir gittiğiniz ev, en yakın arkadaşınızın ailesidir. Geç bir vakitte kalkarken ayakkabınızı giyer sinsice beklersiniz. Arkadaşınız miskin ve uykulu bir şekilde ailesiyle birlikte sizi yolcularken, arkadaşınıza “elim sende“ deyip kaçmaktır. O sinirinden sabaha kadar uyuyamaz. Siz de neşeden.

Bu kitabın adını bu güzel oyundan etkilenerek verdim.

Çok uzun süredir ben ebeydim. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi, “Benim Haklarım” adıyla sadeleştirdikten bu yana neredeyse bir on yıl kadar ebelik bende kaldı.
Bu arada diğer haklarımızla ilgili metinleri seçtim, okudum, üzerinde çalıştım. Bir kitap dosyası yaptım.
Ve şimdi kitap basıldı.
Şimdi bu kitap hanginizin – bir çocuğun, genç bir annenin, bir köy öğretmeninin, idealist bir hemşirenin, bir mimarın, bir gazetecinin – elindeyse, sizi ebeledim. ”Elim sende”.
Bu hakları başkalarına anlatıncaya kader ebe sizsiniz.
Ben karışmam artık,
“Elim sende”.

HAKLARIMIZ;

1.ÇOCUK HAKLARINA DAİR SÖZLEŞME
Biz Çocukların Hakları

2.İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ
Tüm İnsanların Hakları

3.KADINLARA KARŞI HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞIN ORTADAN KALDIRILMASI ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ
Annelerin, Teyzelerin, Ninelerin, Ablaların, Tüm Kadınların ve Kız Çocuklarının Hakları

4.ENGELLİ HAKLARI BİLDİRGESİ

5.BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TARAFINDAN HAZIRLANAN YAŞLI İLKELERİ
Ninelerin Dedelerin Hakları

6.YAYA HAKLARI BİLDİRGESİ

7.AVRUPA KENTLİ HAKLARI BİLDİRGESİ

8.HAYVAN HAKLARI BİLDİRGESİ

9.BİR KIZILDERİLİ AMCADAN MEKTUP

( Çevre bildirge ve anlaşmaları yerine kullanılmıştır

 


İÇİNDEKİLER

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

KADINLAR AH KADINLAR

Salı, Eylül 15, 2009 · Kategori: kadin yazilari

Aşağıdaki yazı ev eksenli çalışan kadınlarla ilgili bir toplantıda yaptığım konuşmadır. (Azıcık düzelttiğimi itiraf etmeliyim.)


Bugün; erkek egemen toplum dediğimizde sadece kadına yönelik şiddeti anlamıyoruz tabi ki.

Erkek egemen toplumdan; kız çocuklarının okula gidememesi, kadınların eğitim hizmetlerinden yararlanamaması, iş hayatından uzak tutulması, kamusal yaşama yabancı kılınması ve örgütlenme ve ekonomik yaşamda çokça engellenmesini anlıyoruz. Eğlenmenin kadına yasaklanmasını da anlıyoruz.

Dünyanın bugünkü halini anlıyoruz.
Dünyanın bugünkü sefil, utanç verici ve acımasız halini de anlıyoruz.

Bunları söyledikten sonra, konuşma biçimimle,  dille ilgili bir açıklama yapmak gereği hissediyorum.
Ben bütün konuşmamı; "BİZ" diliyle sürdürmeye özen göstereceğim.
Bunu iki nedenle yapacağım;
Birincisi, bu konuda egemen olan "BEN VE ONLAR" vurgusunu eleştireceğim.
İkincisi, konuşmalarını yapıp da şu an burada olmayan bazı arkadaşların uygulamalarından örnekler vereceğim. Başarılı başarısız ayrımına girmeden bu alandaki herkesi bu konuşma çerçevesinde üstlenerek BİZ diyeceğim.

ÖRGÜTLENME; kadınlar söz konusu olduğunda sancılı bir konu. Çünkü var olan örgütlenmeler ve onların dikey hiyerarşik yapısı bizi içermiyor.

ÖRGÜTLENME; Profesyoneller ve katılımcılar gibi iki grup olduğunda daha da  sancılı bir konu.  

Kadın örgütlülüğü; özellikle de ev eksenli çalışan kadınlar söz konusu olduğunda, çok da tabandan gelen bir talep değil.
Ev eksenli kadının, çalışan kadın olduğu farkındalığını yaratabilmenin arkasında; örgütlü olmak ve dayanışmak  duruyor olabilir.
Bu yapıyı oluşturmada yeterli zamanlara sahip olmuyor olabiliriz.
Ev eksenli çalışan kadın çalışmalarını daha çok projeler üzerinden götürüyor olabiliriz.
Burada bir teknik ayrım olarak profesyoneller ve tabandan gelenler ya da katılımcılar olarak iki gruplu bir yapı oluşturuyor olabiliriz.

Bu ayrımı teknik olmaktan çıkaran bir yaklaşım söz konusu olduğunda;  her iki tarafı da bağımlılaştıran bir yapıya dönüştüğümüze ilişkin ciddi bir kaygım var.

Örgütlenmeye teknik destek veren ekibin yaklaşımı çok önemli.
Burada yaklaşım; BEN dili olduğunda; tabandan gelen arkadaşlarımızı nesneleştiren, onları sürece ve kendi öz örgütlerine yabancılaştıran bir atmosfer oluşuyor. Erkek egemen bir dilin bir yaklaşımın tuzağına düşülmüş olunuyor.
Oysa örgütlerin esas sahipleri o yanımız.
Profesyonelin algılamasındaki; "Benim hatalarım onların hataları, benim başarım onların başarıları", "Ben yaptım. Arabayı ben tuttum. Onları İstanbul'a ben götürdüm. Ben seçtim. Ben ürettirdim. Ben ödedim"  gibi bir dil, kadınları birbirinden teknik olmanın çok ötesinde bir yere ayırıyor.
Bir grubun diğerleri adına karar vermesine ve bu kararların da oldukça isabetsiz olmasına neden oluyor.

Buna;  bazen tabandan gelen arkadaşlarımızın,  risk almaktan korkarak ve karar iradesini destek grubuna havale etmesi sonucu da neden olabiliyor.

Kimse kimseden çok farklı değil.
Bu erkek egemen sistemde, egemenlerin dışında, aramızdaki ayrılıklar sadece nüans.
Başkalarının yeterince yararlanamadığı hizmetlerden yararlanmış olmak, hayata gerçek bir katkı vermiyorsa boş. Çok boş.
Yararlanamayanlar üzerinden kendi kibrimizi okşamak ise çok ayıp. 
Bir şey yapalım derken zarar vermemek lazım.

Bu sözlerim;
özellikle yirmi yirmi beş yaşlarında olup çocukla, gençle, kadınla ilgili projelerde çalışan eğitimleri, yabancı dilleri iyi, hayat deneyimleri az olan gençler için. Bizim kuşaktan dersler olsun. Özellikle kadın olanlara.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İNSANLIK TÜRKÜLERİ VE BİR CÜMBÜŞÜN TELLERİNDE KARDEŞ OLABİLMEK

Çarşamba, August 19, 2009 · Kategori: hayat

       

Eskiden bizler için çok önemliydi vasiyet.
Hele malla mülkle bir alakası yoksa çok çok önemliydi.
İdam mahkumunun son arzusu gibi bir şey. Yapmasan olmaz. Bir başkasının ruhunu incittiğin için senin ruhun da sonsuza dek azapta kalır. Bu nedenle bir vasiyeti yerine getirmek, bir emaneti korumak için yıllarını hatta ömürlerini harcamış insanların öyküleri anlatılırdı çocuklara. Oğlanlar öyle olsun, kızlar öyle adamları beğenip varsın diye.

Biz belki; damlara serili yataklarımızda yıldızları seyrederken, anne babadan çok nene ve dedelerimizin uyumamızı sabırla beklerken anlattığı bu tür öyküleri dinlemiş olan son kuşağız. Eski insanlığı bilen son kuşak.

Cumhurbaşkanı da başbakan da, kararda imzası, yetkisi olan tüm bürokratlar da -kimi hiç yer yatağını görmemişse da- bu kuşaktan. Son kuşak.

Sonra dedeler neneler gitti, masallarla türküler gitti, hayatımızdaki değerler gitti başka değerler geldi. Kendimizi, hangi konumda olursak olalım kifayetsiz ve kuvvetsiz yapan bir hayat geldi. Kendimizi, "başarı" diye bir kavramla kandırabilmek geldi. Kibir geldi. Pek bir modern olduk sandık. Hayatımızdan aşk gitti, ilişkiler geldi. Dağınık bahçelerimiz gitti, bağlarımız gitti, anasının nikahına labratuvarda üretilmiş üç beş domates geldi. Çocuklarımızın oyun alanı olan mahalleler, sokaklar gitti. Daracık odalar bilgisayarlar geldi. Neyse uzatmayalım. Ama bir şeyler çok radikal ve çok hızlı değişti. Son kuşlar gibi eskiyi bilen ve hatırlayabilen son kuşak olarak kalacağız.

Eskiden yaz akşamları sokaklarımızda, tarlalarda, harman kaldırmalarda, düğünlerde, kına gecelerinde, kısır düğün denen genç erkeklerin eğlencelerinde dinleyebildiğimiz müzik, şimdilerde üç beş çok değerli insanın dilinde yada içinde, derinlerde.

Aram Dikran Usta bunlardan biriymiş. Ne yazık ki çok geç keşfettim.
O, Ortadoğu'nun, Mezapotamya'nın, insanlığın şarkılarını söylemiş.
Hangi dillerde söylerse söylensin, söylenen insanlığın şarkılarıysa, buralarda birbirimizi anlarız biz.
Çünkü bu coğrafyada şarkılar dil kadar gönülle söylenir. Hüzünle, coşkuyla, hasretle, umutla, kırıklıkla, acının ve insanın hayatın adaletsizliği karşısındaki çaresizliğinin bilgeliğiyle söylenir.

İnsan bu gönül dilini nece olsa anlar. Kazım'ın Hemşince söylediği türküler gibi, Feyruz'un Arapça söylediği türküler gibi. 

Kim hangi türküyü beğenirse hangi dilden olursa olsun, alır kendi dilinde söyler. Kimse ses çıkarmaz. O türküler o koca coğrafyanın türküleri olur. Ortak türküler olur.

Aram Dikran'ın türküleri böylesine geniş bir coğrafyanın müziğidir. Kimseye yabancı gelmez.

Ama o bu topraklara yabancı ilan edildi.

Yetmiş yaşlarında yaptığı vasiyeti tutulmadı. 

"Acıları unut. Unutmazsak kardeşlik mümkün olmaz" diyen  bir gönül adamının vasiyeti tutulmadı.

Eyvah eskiyi bilen son kuşağa, eyvah ruhlarımıza.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

KARDEŞ VE ASİ

Perşembe, August 6, 2009 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in

 EGEMENLERİN "ONE MİNUTE " LAFLARINA  KARŞI,
                    AKDENİZLİ "UNO MOMENTO"
                            (KARDEŞ VE ASİ)

Ne yaparsak yapalım, ne kadar inkar edersek edelim....Kardeşiz.
Bu köpüklü Akdeniz’in büyük büyük çanağında, ne kadar birbirimize düşsek de, kardeşiz.

Mezopotamya’yı kocaman öptüğü yerden başlayıp, Kuzey Afrika kıyılarını yalayarak geçen, Küçük Asya yoluyla büyük kıtayla bağlantılanan, Avrupa'nın tüm güneyini kalın, mavi bir kalemle oya gibi çizen ve Cebelitarık'ı iki yana iterek Atlas Okyanusu'na kavuşan, bu aşure kazanında kaynayıp duran Akdeniz, ne kadar isyan etsek de bizi ortak bir kaderde tutmaya kararlı.

 

Kutsal ve lanetli bir ortaklığı, ezelden alıp sonsuza doğru akıyor. Akıtıyor. Aktarıyor.


Öyle bir ortaklık ki; en nefret ettiklerimizle en gırtlak gırtlağa geldiklerimizle en aşağıladıklarımızla bizi kardeş yapıyor.

 

Lanetli bir kader gibi yaşıyoruz günleri, haftaları, ayları. Çünkü artık buralarda yıl uzun. Çok uzun. Bizlere uzak. Meçhul.

 

Çocuklarımız; Habil'le Kabil misali, binlerce kez doğup, binlerce kez kardeş kanıyla, gencecik ve parçalanmış bir şekilde göçüyor. Bilya oynar gibi, saklambaç oynar gibi, uçurtma uçurur, bebeklerini uyutur, ilk kez el ele tutuşur, ilk kez öpüşür gibi doğallıkla yok olup gidiyorlar.

 

Vücutlarımız olmasa bile ruhlarımız parçalı. Parça pinçiğiz hepimiz.
 
İnsanlığı medenileştirmesini, özgürleştirmesini beklediğimiz bu çağ, bu zaman bu coğrafya; bize kötü bir oyun oynuyor. Gittikçe tahammülsüzleşiyoruz.
Tahammülsüzlüğümüzün tek temel nedeni korku. Hem de birbirimizden.


Birbirimizin tek korkusuyuz.

Oysa birbirimize ter kokusu kadar yakınız.

 

Bizi böle parçalaya, parçalaya sürükleye, hayattan uzak, korkuya ve öfkeye yakın tutan bir şeyler var coğrafyamızda.

 

Herkes kendine göre çok iyi de, başkasına barbar, vahşi, terörist, işgalci, alçak. hain, katil.

 

Oysa bizde bir şey yok.

Bizde bir şey yok.

Sorun egemenlerde.

Egemenlerin doymaz doyurulmaz iştahlarında.

Toprakta, suda, petrolde, bor madeninde.

Güçte, iktidarda, parada, silahta.

Kibirde. Ve ne kadar inkar etseler de hırslarında. Kutsal iktidarlarında.

 

Egemenler başka çocukları sever mi sahiden ?

 

Kürsülerde savaşta ölen çocuklara ağlayanlar, ülkelerindeki çocuk ölümlerine sessiz kalırlar ve biz onlara inanırız?

Hastanelerinde bebeler ölür gereğini yapmazlar ama savaşta ölen çocuklara tören yaparlar ve biz onların gözyaşlarına inanırız?

Köşe başlarında çocuklar ölür, öldürülür, dövülür, görmezler ama savaşta ölen çocuklara şiir okurlar ve biz onlara inanırız?

Kaçak kurslarda patlamalarda ölür çocuklarımız kimse yargılanmaz ama onlar yine de savaşta ölen çocuklar için bağırırmış gibi yapar ve biz onlara yine inanırız?

Kız çocukları taciz edilirken savaşta ölen çocuklara ağlarlar ve biz onlara bir kez daha inanırız?

 

 

Biz egemen değiliz.

Çoğuz, çokluğuz ama egemen değiliz.

Biz halkız, haklarız ve her şeye karşın kardeşiz.

 

Aynı sofraları biliriz aynı yemekleri severiz. Yasımız da kutlamamız aynıdır bizim. Acımız, sevincimiz aynı ifadelerle yansır yüzümüze. Şarkılarımızdaki efkar aynıdır. Aşklarımızdaki coşku, ayrılıktaki acı. İlk gençlik sevdalarımız, kanımızın kaynayışı. Bıçkınlığımız. Küfretmeyi sevmemiz. Yaşlılarımızın bilgeliği. Çorbaya ve pilava düşkünlüğümüz. Sevdadan ölüp yine de söylemeyişimiz. Katır katır inadımız. Bir şarkıya ağlayışımız. Şairliğimiz. İçkiye dayanıksızlığımız. Evlerimizi sevişimiz. Anne yemeğinden vaz geçmeyişimiz.

 

Bütün büyük çelişkisine karşın çocuklarımıza düşkünlüğümüz. Hayatı sevmemiz. Güneşin doğuşunu, suyun sesini, insanın sözünü, sıcak geceleri sevişimiz.

 

Bırakalım egemenler başka bir sahnede yer alsınlar. Biz buradayız.

 

Ben olsam “uno momento”’yu marka yaparım. Ya da tezime konu.

Hiç değilse kardeş.

Kardeş ve asi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BEDAVAYA BERHAVA BİR YAŞAM

Cuma, Temmuz 24, 2009 · Kategori: hayat

Özellikle seçimlerden sonra bu “sosyal yardım” işi, bu toplumda yaygın tartışılmaya başladı.

 

Bizde genellikle öyledir. Önce bir iki gazeteci bir konuyu ciddi bir açılım olsun diye gündeme getirir. Sonra televizyon kanallarının birinde konuya değinilir. Eğer tutarsa, bayağı çok sayıda bir kanal işe el uzatır. Ama biz en çok; kahvelerde, spor salonlarında, yemekhanelerde, bürolarda, taksilerde, otobüslerde, dolmuşlarda, duraklarda konuşup tartışırız. Yaygın tartışma dediğim bu.

 

Bu sosyal yardım paketleri şu son aylarda gündemimizde gerçekten öne çıktı.

Bazı yardım kuruluşlarının üzerindeki şaibe, ekonomik krizin yarattığı kişisel tedirginlik, yeşil kart ve yardımlarla ilgili bazı istismarların olması hatta daha açık belirtelim insanların seçimlerde manipule edilmesi inancı, toplumda sosyal yardımlara ilişkin negatif bir algı oluşturdu.

Neredeyse tümüyle kaldırılsa hatta yasaklansa memnun olacağız.

Alanların hepsi tembel, ahlaksız, sömürücü ve bedavacı.

Çoğu yoksul bile değil.

Belki biz ya da bizim tanıdığımız a ailesi, b kişisi onlardan daha kötü durumda.

Ama onlar bedavacı ve arsız olduklarından kabul ediyorlar bu yardımları. Hem de bizden kesilen paylarla.

 

Yoksullukla ilgili bilinen iki tanım verelim.

a-Mutlak yoksulluk; temel ihtiyaçların yeterince karşılanmaması. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim haklarını kullanamama

b- Görece yoksulluk; toplumda bir grubun diğerine göre olanaklara ulaşma şansı azlığı. Bir anlamda sınıfsal yoksulluk.

Sosyal yardımlarda sınıfsal yoksulluğa bakmıyorlar. O bir sistem meselesi. Ama diğerine bakıyorlar.

 

Öyle çok temel ihtiyacı karşılanamayan insan var ki. Sosyal yardım verilen her ailenin, yoksul olduğunu kanıtlama olanağı tanıyor bu yardımı yapanlara. “Diğerlerine neden vermedin?”. “Olanağım yoktu efendim. Bütçemizi artırın hepsine verelim. Bakın ne çok iyilik yapmış olacaksınız.”

 

Belki iş böyle yürüdüğü için de tepkiyi duyuyor insanlar.

 

Gerçek yoksula, önceliği olana, gelişebilene, balık tutmayı öğrenene kadar olana gibi ölçütler yok. Sadece dağıtılan sosyal yardım var.

 

Bu nedenle gerçekten gereksinimi olana bile bedavacı gözüyle bakan büyük bir kitle var oldu. Yardım alan herkesi aşağılamak ihtiyacı hissediyoruz toplum olarak. Kızgınız çok. Merhameti unutacak kadar, vicdanımızı duymayacak kadar kızgınız.

 

Sosyal yardımdaki bedavacılığa çok kızıyoruz da hayatın toplamında yapılan bedavacılığı sorgulamıyoruz.

 

Adamlar on sayfalık gazeteyi, beşer sayfadan iki gazete gibi gösterip birini bedava veriyormuş gibi yapıyor. Bu bedavaya bayılıyoruz.

 

Pahalıya sattıkları milyonlarca şişe gazlı içeceğin kapaklarından bir bedava şişe kazanacağız diye ne tür taktikler geliştiriyoruz.

 

Kontör aldıkça bedava kontör, bedava sms bedava konuşma alıyoruz.

 

Benzin çok çok pahalı ama benzinin yanında verdikleri uyduruk bardak çanak bedava

Süt konmadan yapılan dondurmalardan bir alana beş bedavayı bedava sanıyoruz.

 

Propogandistlerin belki yeni kullandıkları isimle reprezantabllerin beş yıldızlı otel hediyelerini çok doğal kabul ediyoruz. Hem de kimler olarak kabul ediyoruz.

 

Şu kadarlık alış veriş edene iPod, bu kadarlık alış veriş edene laptop bedava ama okullar artık ücretli. Süt çocuklar için bile ücretsiz değil.

 

Ev alana araba bedava ama su cidden çok pahalı.

 

Nakit paralar, hediye çekleri, uçak biletleri, hep hep bonus ama ekmek bedava değil. Şehir içi ulaşım çok pahalı. Büyük şehirlerde insanlar işe, çocuklar uzak okullara yürüyerek gitmek zorunda kalıyorlar. 
 
İnternet ise başka bir alem; oyunlar, domainler, hostingler, videolar, programlar, yazılımlar, ilanlar, şarkı indirmeler bedava ama müzeler, kitaplıklar ücretsiz değil.
 
Arkadaşlık sayfaları arkadaş bedava ama saygı sevgi bedava değil. Güven hiç değil. 
 
Yurdumda bir hazır çorba firması; çekilişle gıda paketi dağıtmaya başladı. Alanlar katılmayalım dememişler. Firma tüm yasal gerekliliklere uymuş yedekleri bile belirlemiş noter huzurunda. İşte gelinen son nokta bu.
 
Bu bedavalardan olsa olsa berhava bir yaşam oluşturur insan.
 
Ve kötü yanı bu bedavalardan, başka bir yoksulluk algısı çıkacak ortaya. 
Orta ve üst orta sınıfın bilinçsel yoksullaştırılması gibi bir şey.
Belki konmuş bir ismi vardır. Yoksa bile, bir isim koymaya, bir tanım yapmaya korkuyorum.
 
Yakında uzaylılar gelip hepimize bedavacı derlerse şaşırmayalım.
 
Aslında Orhan Veli çok önceden söylemişti.
“Bedava yaşıyoruz bedava”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

VİCDAN, NEFRET VE HOMOFOBİ

Cuma, Temmuz 17, 2009 · Kategori: hayat

Mahsun Kırmızıgül ikinci filmi olan, “Güneşi Gördüm”’ü yazdı, yönetti ve film 15 Nisan’da vizyona girdi.

 

Film tanınmış, başarılı, oldukça saygın oyuncularından çok, bir Mahsun Kırmızıgül filmi olarak algılandı. Bir film; başarısı ve inandırıcılığında oyuncuların büyük katkısı olmasına karşın yönetmeni ile anılıyorsa o film doğru yerde duruyor derler. Çoğu eleştirmen ve sinema düşkünü köşe yazarı; bu filmden, “Mahsun’un”  filmi “şöyleydi”, “böyleydi” gibi, ama çoğunlukla olumlu ifadelerle söz ettiler. O zaman anladım ki Mahsun Kırmızıgül bir yönetmen olarak kendini kanıtlamış.

 

Kırmızıgül filmde; bir bölgenin sorununu, geniş bir aile üzerinden ve on- on beş karakteristik konuyla olayı vurgulayarak vermiş. Konuları anlatımı, aktarımı dramatik klişelerden oluşuyor. Neredeyse dramatik klişelerden oluşan bir olaylar zinciri çerçevesinde izliyoruz filmi. Çokca duygusal ve çocuksu.

 

Ancak öyle bir yanı var ki filmin, işte o yan, Mahsun Kırmızıgül’ü ciddi bir yönetmen yapıyor. Konunun tümüne olan; “cesur ve insancıl yaklaşımı”.

 

Herkesin akıl verdiği, kendi çevresindeki sorunları anlamaz ve çözemezken başkalarına “ağabeylik” tasladığı, rol biçmeye giriştiği bu süreçte; “radikal ve humanist” bir yaklaşım sergiliyor. Bu yaklaşımı onu, “Bir Aydıncık Havası”  çaresizliğinden kurtarıp umut veren, izlenmesi gereken, söyleyecek sözü olan bir adam haline getiriyor. Mahsun Kırmızıgül tüm etkilenen taraflarıyla, evrensel bir insanlık meselesi anlatıyor.

 

Şimdi biz de, yukarıdan bakmak için değil ama anlattığı insanlık meselelerine yakınlıktan ve içtenlikten, soyadını değil de ön adını kullanarak onunla girelim  meseleye. Mahsun’un ; “Güneşi Gördüm” filminde işlediği konulardan biri de ailenin genç erkek evlatlarından birinin cinsel yönelim farklılığı.

 

Erkek kardeşlerden biri, içindeki önlenemez eğilimin peşinden gidiyor, küçük ağabey de onun. Klasik bir memleket tablosu. Ve büyük ağabeyin tüm engellemelerine karşın tercihini yaşamak isteyen küçük kardeş, cesurca ve küçük ağabeyini anlayarak,  anlayıp bağışlayarak kurşunlarının önüne atıyor kendini

 

Sahne belki biraz acemi, belki istenen olgunlukta değil ama izleyenleri kalplerinden yakalıyor. İnsan olduğumuzu hatırlatmayla başlıyor.

 

Mahsun; böylesi simgeleşmiş, siyasileşmiş, kemikleşmiş bir yaşanmışlıkta bile, bu toz duman bu kan ve göz yaşı arasında cesurca yürüyüp, paradigmaları yıkarak ve kalbimizin en insan yanına ulaşmak için ter ve emek dökerek, büyük şehirlerde en yakınımızdaki cinayetlerden habersiz yaşadığımızı hatırlatıyor .

 

Bu cinayetlerin bir iki değil, on, yirmi, kırk, elli vaka olduğunu, bu cinayetleri güney ya da doğuya batı ya da kuzeye ihale edilerek sıyrılabilecek bir durum olmadığını, nefretin ve vicdanın evrenselliği üzerinden hatırlatıyor. 

 

Hiçbir şeyin algılandığı kadar uzak olmadığını hatırlatıyor. 

 

Hangi konuya bakılırsa bakılsın hangi kavramla bakılırsa bakılsın “önce insan”, “önce hayat “ demeyi hatırlatıyor

 

Herkesin bu filme gitmesini beklemek hayal, televizyonlarda sansürsüz yayımlanmasını beklemek de . Ama bu homofobik cinayetlerde de, bir insani yaklaşım arayanlar için bir küçük yol bu film. Bir umut.

 

Aslında kendilerine öfkeli adamların eşcinsel, travesti, transseksüel insanlara büyük bir nefretle saldırmalarını görmemenin duymamanın bilmemenin kalplerimizi kirlettiğini daha ne kadar görmezden geleceğiz.

 

Çocuklara, yaşlılara, dok işçilerine, gecekondulara, çırak gençlere, okumuş, kariyer sahibi bile olsalar kadınlara yapılanları duymamanın ruhumuzda yarattığı tahribatı daha ne kadar görmezden geleceğiz.

 

Toplumlar bazı zamanlar çok kanarlar.

 

Korkarlar ve kanarlar. İşte bu yüzden de vicdanlarını sustururlar.

 

Böyle zamanlarda gelirlerimizden ayrılan paylarla görevlendirilmiş insanların duruşu bir toplumu ya var ya yok eder.

Onların, her türlü cinayete seyirci kalması değil cinayetlerin olmamasını sağlaması gerekir.

 

Kendisine fuhuştan başka seçenek bırakılmayan insancıkların ölümüne seyirci kalmak bir toplumu bir dünyayı daha ahlaklı kılmıyor aksine onursuz yapıyor.

Arada bir aynaya baksak....


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

MAMAK AH MAMAK

Salı, Temmuz 14, 2009 · Kategori: sehirler ve belediyeler

Tam yirmi yıl arayla Ankara Mamak’ı dolaşma şansım oldu. Biri 1989 da biri de bu yılın başlarında.

 

O zaman da yoksulluk vardı Mamak’da. Şimdi de var.

Ama şimdiki başka bir şey.

 

Mamak yirmi yıl önce bostanlar, bahçeler, gecekondularla dolu, apartmanı ve okumuşu az, çocuğu çok bir ilçeydi. Ankara’nın nitelikli niteliksiz emek gücünün önemli bir kısmını oluştururdu.

 

Çöplükle ve meşhur cezaevi ile anılsa da; yaz akşamları kızartma kokuları, şen kahkahalar ve yazlık sinema dönüşlerinde çırak çocukların söylediği efkarlı türkülerin oluşturduğu bir atmosfere sahipti. Kendi için olmasa da kendinde bir sınıftı Mamaklı.

 

Ankara’nın emek deposu olduğunu bilirdi. Bundan aldığı bir güç ve gurur olurdu tavrında. Hayatı üreten emeğin sahibiydi. Ama dar gelirliydi. Bu dar gelirlilikten çıkış umudu ise mütevazı ama kuvvetliydi. Çocukları okutmak. Sigortalı bir işe sokmak. İş dönüşü ayaklarını yıkayıp çizgili pijaması ve atletiyle gecekondusunun bahçesine sedire uzanmış babalar ve onlara hizmet eden anneler bir yandan karpuz dilimlerini dişler bir yandan uzaklara dalıp bu hayalle mutlu olurlardı.

 

İşte öyle bir Mamak’tı

 

Sonra ne olduysa olmuş.

 

Gecekondulara “Tapu Tahsis Belgesi” verilmiş, sonra bunlar tapuya mı çevrilmiş, öyle mi kalmış bilemiyorum. Ama Ankara’nın Yenimahalle, Keçiören, Dikmen, Subayevleri, Sanatoryum, Etlik, İncirli, Yıldız, Birlik, Çukurca, Öveçler, Sokulu gibi bir çok semtindeki gecekondu birden bire müteahhitlerin girişimi ile apartmanlara dönüşmeye başlamış. Sanırım Başbakanımızın oturduğu ev bile böyle bina edilmiş.

 

Önceleri yüzde elli gibi bir oranla çalışan müteahhitler sonraları yüzde kırk, yüzde otuza kadar inmişler. Ama bu bile insanların çocuklarına bir ev bırakma şansı vermiş. Ankara’lı okumayı sevse, çocuklarını okumayı istese de iş, istihdam gibi sorunlarda o evler insanların yaşamını kurtarmış.

 

Mamak yoksulluk nedeni ile işte bu sürece yetişememiş. Büyük müteahhitler yeteri kadar rasyonel görmediklerinden ilgi göstermemiş. Kötü müteahhitlere yaptıranın ise iskan ve vize sorunları çözülememiş ve Mamak’ın çoğu gecekondu olarak kalmış. Sorun da buradan sonra başlamış.

 

Gecekondularla apartmanlar ayrışmış.

Apartmanların gölgesinde kalan gecekondulular kendilerini eksik, ezik, zayıf hissetmeye başlamışlar. Apartmanlar; halleri hiç iyi olmasa bile kendilerini şanslı hissetmek için bunu kaşımış. Televizyonlar, diziler, bazı şarkılar da kaşımış durmuş gecekondu yoksulluğunu.

 

Bu arada belediyeler ne olduğu hiçbir zaman tam anlaşılmayan kentsel dönüşüm projelerine başlamışlar. Bir gecekonduya yüzde otuz veren müteahhitten çok daha uyanık davranmışlar. Otuz bin konut gereksinimli bölgeye altmış binlik planlar yapmışlar ama vatandaşa bire bir vermeye kalkışmışlar. O da yetmemiş bir de üste para istemişler. Sanırım bazı semtlerin elektriği suyu kesilmiş. Bazı evler boşalmış.

 

Ve Mamak’ın 14-16 semti hayalet şehirlere dönmüş.

Ve bir çok yardım paketi burada kalan evlerin kapısını çalar olmuş.

 

Artık Mamak’tan neşeli yaz akşamı sesleri gelmez olmuş.

Çocuklar bir hayal bir hedef bir umut olmaksızın okullu olmuşlar.

Okumuşlarla büyümüşler bırakıp gitmiş.

Okumayanlar sigortasız, güvencesiz işlerde yedi gün on beş saat çalışmaktan tükenmiş ya ya iş aramaktan bile elini eteğini çekmiş, boş vermiş, yorgun, umutsuz ömür tüketiyorlarmış.

 

İşte Mamak’ı ikinci kez bu aşamada gördüm.

 

Bu süreçte Mamak’lının bir kısmının kendine bakış açısı değişmiş. Elleriyle, emekleriyle dünyayı her sabah yeniden kuran Mamak’lı uysallaşmış, sessizleşmiş, zayıflamış. Dünle ilişkisini bitirmiş. Yarından umudunu kesmiş. Kendisine acır olmuş. Kendini yetersiz görür olmuş.

 

Birileri Mamak’a el atmalı. Hem de acilen.

 

Bu kentsel dönüşüm ne menem bir uygulama.

 

Buralar zaten mahrumiyet. Bir de evleri alınırsa ellerinden otuz, kırk, elli yıldır oturdukları evleri alınırsa ne yapacaklar? Gönüllerince okutamadıkları, okuttuklarına iş bulamadıkları, bulduklarına sigorta yaptıramadıkları, yorgunluklarına çare üretemedikleri çocuklarına bir “daire“ de mi bırakamasınlar?

 

Büyük şehirlerde; “Başını sokacak bir ev” çok önemli. Bir vatandaşlık hakkı. Ve onun kadar önemlisi varlığıyla insanı, zengin, mutlu, vatandaş hissettiren yokluğuyla ise acze düşüren bir temel unsur.

 

Eğer merkezi yapıda birileri, yönetim yetkilerini kullanarak bu kentsel dönüşüm zulmüne el atmazsa kötü niyetler taşıyacağım.

 

Mamak gibi büyük bir metropol ilçe gettolaşsın,  muhtaç kalsın isteniyor diyeceğim. İşsizliğinden utansın. İşçiliğinden utansın. Hep sessiz kalsın isteniyor diye düşüneceğim. Hep yardım paketine gereksinimi olsun diye bekleniyor diye düşüneceğim.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BAŞAK, MÜNEVVER, R.A.

Çarşamba, Hazirane 17, 2009 · Kategori: hayat

 VE DİĞERLERİ
          DİĞERLERİ
                  HEPİMİZ
Bundan bir on yıl kadar önce, doğuda inanılmaz bir intihar salgını başlamıştı. İntiharların bir kısmının aile içi infaz olduğu anlaşıldı. Ama biz hepsinin öyle olduğunu varsaydık. Biraz eğitime ağırlık veren kampanyalar düzenleyerek biraz da belli bir etnik kökene yıktığımız töre üzerine giderek konuyu çözmüş olduğumuzu ya da çözüme doğru ciddi ağırlıkta adım attığımıza inanıp rahatlamıştık.

Artık intiharlar o kadar da yer bulmaz olmuştu medyamızda. Olanlarla da biz ilgilenmedik.

Şimdi acayip ve hiç anlayamadığımız bir şiddetle karşı karşıyayız. Mardin'de düğün evi basılıp çoluk çocuk demeden insanlar öldürülüyor. Hem de akrabaları tarafından. Hem de aralarında yaşı on beş bile olmayan bir zanlının bulunduğu akrabalar tarafından. Çocuğun; "Tam on beş kişi öldürdüm" dediği iddia ediliyor. Sanki kovboyculuk ya da bilgisayar oyunu oynuyor. Ona göre şimdilik öyle. Umarım o değildir ama eğer o ise ve o sahneler ardarda yıllarca rüyalarını delik deşik ettiğinde, uykuları kanadığında ......... Düşünmek bile istemiyorum

11 yaşındaki R.A annesini öldürüyor.
Dün Yıldırım Türker'in "Ana Katili Kızlar" adlı yazısını okurken anımsadım , Başak'da öldürmüştü.
Öyle farklı ki öyküleri ve öylesine yakın ki. Kimse kendini bu işlerden muaf hissetmesin.

Doğuda seri intiharlar olduğunda batıda, özellikle İstanbul'da üst ekonomik düzeydeki ailelerin kız çocuklarında da intiharlar oldu. Kimse fark etmedi. Kimse kondurmadı.

Hayat üzerinde sınıfsal bir baskı da olsa kendi akışını engelletmiyor kimseye.
Her toplumda "bileşik kaplar" gibi  bir dengeleme sistemi var gibi. Kimsecikler bunu hak etmiyor. Ama bu dengeleme sistemini unutmamalı

Eğer komşu ülkede savaş varsa sizin ülkenizde tecavüzler, intiharlar, dayak artıyor.

Bir kız çocuğu neden annesini öldürür.
Hani çocuk, bir yerden çok kötülük görüp de annesinden defalarca yardım ister ama bu yardımı bulamaz, onun için mi öldürür?
Yoksa gerçekten annesi mi çok kötü davranmıştır?

Çocuklarımıza aile de dahil hayatın bir çok alanında çok da iyi davranıldığını söyleyemiyoruz. Çoğunun yüzünde, o küçücük yaşlarında beş parmak hüznünü görmek mümkün.

Ama çocuklar en çok çığlıkları annelerince duyulmadığında kırılıyorlar. Bunun sınıfı, töresi, etnik kökeni yok.

Belki biri de annesi niyetine kıydı Münevver'e.


Çocuklarımızı koruyacağımıza, kanla, cinnetle, cinayetle , tacizle, tecavüzle tanıştırıyoruz sürekli.

Şen kahkahaları, cıvıldaşmaları, şarkıları, oyunları unutuyor çocuklarımız.

Onlara karşı işlediğimiz suçlar bir yana bir de onları, yok baklava çaldı yok taş attı gibi olumsuzluklara sürükleyip ağır ağır cezalar öngörüyoruz. Ama bir grup çocuğa da ağlarmış gibi yapıyoruz.



Cemal Süreya bir şiirinde; "Yurdumsun ey uçurum " diyordu.

Yurdumsun.
Uçurumumsun.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ALLAHIN SOPASI VARMIŞ

Cuma, Mayıs 15, 2009 · Kategori: hayat

“kan kırmızı gözlerim. kesmece

önce ellerim ıslanır. her seferinde”

 

 

Ne kaderdir ki; – bir de sosyolojiye dayandırmaya çalışarak- “töre cinayetleri bir kürt meselesidir”  söylemleri,  bugün (15 mayıs 09) kendi gazetelerinin internet sitesinde de yayımlanan bir haberle yerle bir edildi.

 

“Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin İstanbul’da düzenlediği Kadın ve Erkek Eşitliği Komisyonu Toplantısı’nda konuşan Raportör John Austin, "Namus cinayetleri sadece Türkiye’nin sorunu değil. Benim ülkem İngiltere ile Almanya ve Belçika’da da namus cinayetleri var. Bu sorun dünyanın sorunu" diye konuştu.”  

 

Aynı habere göre; 2006’dan bu yana hem Türkiye’de hem de tüm dünyada namus cinayetleri artıyormuş.

 

İşin kötü yanı bu; konuyu takip edenler için hiç de yeni bir haber değil. Bırakın gazeteci olmayı normal, dikkatli bir gazete okuru bile bu tablodan haberdar.

 

Peki bu gazeteci, liberal, köşe yazarı, genel yayın yönetmeni ağabeylerimiz bunu bilmeyecek kadar kendi gazetelerini bile okumazlar mı?

Yoksa başka bir şey mi var? Biz zavallı sıradan insanların anlayamadığı?

İşte bir örnek daha. Uçan Süpürge kaynaklı bir haber. Geçen yıla ait.

 

İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu 5. toplantısına katılan Avrupa Feminist Kadın İnisiyatifinin İsveç temsilcisi Maria Hagberg Geçmişte kaydedilen ilerlemelerin “tehdit altında olduğunu” ve kadına yönelik şiddetin İsveç toplumda da arttığını ifade etti. Hagberg, 5 yıl önce İsveç’te kadına karşı 20 bin şiddet vakasına rastlandığına, bugünse bu sayının 30 binleri bulduğuna dikkati çekti.

 

N’olacak?

Şimdi Avrupa’lılara da mı Kürt diyeceğiz? Yoksa özür mü dileyeceğiz?

Sadece Ruşen Çakır’dan değil, sosyolojiden de , anne babaları öldürülen Mardin’li çocuklardan da. 

 

Ne zaman karar verdiniz, hangi delile dayandınız da – daha kimse çözememişken- buradaki olayın töre cinayeti olduğuna karar verdiniz?

Kiminle alıp veremediğiniz var da üzerinden bu kadar zaman geçmişken etnik yapıyı işin içine kattınız?

Tecavüz mağdurlarının fotoğrafını, tüm uyarılara ve yasaklara karşın kimliği belli olacak şekilde basanların etnik kökeni ne?

Yoksa sizin de mi meseleniz oldu namus cinayetleri. Kendisini koruyamayan kadınlar kahrolsun. Kızını kontrol etmeyen anne ve babalar kahrolsun. Öyle mi?

 

Yok. Bu kadar da değil.

Ama böyle toplumdan uzak, insandan uzak da gazetecilik yapılamaz ki kardeşim.

O köyden bir adam çıkmış sesini duyurmaya çalışıp çabalıyor; ”Ne pkk ne hizbullah ne töre ne korucu”.

 

Başka bir şey var.

Başka bir şey var.

 

Belki hepsinden bir parça var ama bu başka bir şey .

Şiddetin yarattığı yeni bir şiddet türü mü?

İnsanı insanlıktan çıkaran bir toplu delirme hali.

 

Bilmiyoruz.

Bilmeyince susmak ayıp değildir.

Kanı ve ölümü görmüş çocuklardan utanmaz insan o zaman



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::