BAŞAK, MÜNEVVER, R.A.

Çarşamba, Haziran 17, 2009 · Kategori: hayat

 VE DİĞERLERİ
          DİĞERLERİ
                  HEPİMİZ
Bundan bir on yıl kadar önce, doğuda inanılmaz bir intihar salgını başlamıştı. İntiharların bir kısmının aile içi infaz olduğu anlaşıldı. Ama biz hepsinin öyle olduğunu varsaydık. Biraz eğitime ağırlık veren kampanyalar düzenleyerek biraz da belli bir etnik kökene yıktığımız töre üzerine giderek konuyu çözmüş olduğumuzu ya da çözüme doğru ciddi ağırlıkta adım attığımıza inanıp rahatlamıştık.

Artık intiharlar o kadar da yer bulmaz olmuştu medyamızda. Olanlarla da biz ilgilenmedik.

Şimdi acayip ve hiç anlayamadığımız bir şiddetle karşı karşıyayız. Mardin'de düğün evi basılıp çoluk çocuk demeden insanlar öldürülüyor. Hem de akrabaları tarafından. Hem de aralarında yaşı on beş bile olmayan bir zanlının bulunduğu akrabalar tarafından. Çocuğun; "Tam on beş kişi öldürdüm" dediği iddia ediliyor. Sanki kovboyculuk ya da bilgisayar oyunu oynuyor. Ona göre şimdilik öyle. Umarım o değildir ama eğer o ise ve o sahneler ardarda yıllarca rüyalarını delik deşik ettiğinde, uykuları kanadığında ......... Düşünmek bile istemiyorum

11 yaşındaki R.A annesini öldürüyor.
Dün Yıldırım Türker'in "Ana Katili Kızlar" adlı yazısını okurken anımsadım , Başak'da öldürmüştü.
Öyle farklı ki öyküleri ve öylesine yakın ki. Kimse kendini bu işlerden muaf hissetmesin.

Doğuda seri intiharlar olduğunda batıda, özellikle İstanbul'da üst ekonomik düzeydeki ailelerin kız çocuklarında da intiharlar oldu. Kimse fark etmedi. Kimse kondurmadı.

Hayat üzerinde sınıfsal bir baskı da olsa kendi akışını engelletmiyor kimseye.
Her toplumda "bileşik kaplar" gibi  bir dengeleme sistemi var gibi. Kimsecikler bunu hak etmiyor. Ama bu dengeleme sistemini unutmamalı

Eğer komşu ülkede savaş varsa sizin ülkenizde tecavüzler, intiharlar, dayak artıyor.

Bir kız çocuğu neden annesini öldürür.
Hani çocuk, bir yerden çok kötülük görüp de annesinden defalarca yardım ister ama bu yardımı bulamaz, onun için mi öldürür?
Yoksa gerçekten annesi mi çok kötü davranmıştır?

Çocuklarımıza aile de dahil hayatın bir çok alanında çok da iyi davranıldığını söyleyemiyoruz. Çoğunun yüzünde, o küçücük yaşlarında beş parmak hüznünü görmek mümkün.

Ama çocuklar en çok çığlıkları annelerince duyulmadığında kırılıyorlar. Bunun sınıfı, töresi, etnik kökeni yok.

Belki biri de annesi niyetine kıydı Münevver'e.


Çocuklarımızı koruyacağımıza, kanla, cinnetle, cinayetle , tacizle, tecavüzle tanıştırıyoruz sürekli.

Şen kahkahaları, cıvıldaşmaları, şarkıları, oyunları unutuyor çocuklarımız.

Onlara karşı işlediğimiz suçlar bir yana bir de onları, yok baklava çaldı yok taş attı gibi olumsuzluklara sürükleyip ağır ağır cezalar öngörüyoruz. Ama bir grup çocuğa da ağlarmış gibi yapıyoruz.



Cemal Süreya bir şiirinde; "Yurdumsun ey uçurum " diyordu.

Yurdumsun.
Uçurumumsun.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

"DELİKDEŞİK"

Salı, Mayıs 12, 2009 · Kategori: şiir

DELİKDEŞİK
kirpi gibisin çocuk
her tarafın diken
kim elini uzatsa
delik deşik

üstelik sen de kan içindesin*

ATTİLA İLHAN


*Attilâ İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı'na bu şiiri yayımlama izni verdikleri için teşekkürlerimle
www.tilahan.net

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

GÜNEŞİ VE MAHSUN'U GÖRDÜM

Pazartesi, Mayıs 4, 2009 · Kategori: sinema bir sanattır

Sevdiğim Yılmaz Güney'in, en sevdiğim filmiydi belki "Sürü",
Tarık Akan ,  Melike Demirağ, Tuncel Kurtiz ve nice değerli oyuncunun yer aldığı "Sürü".
İşte o filmde, insana en çok koyan sahnelerden biri - sürü ile Ankara'ya girmeleri ve son sahne dahil - bir tren yolculuğuydu.
"Güneşi Gördüm" filmi de; böyle bir sahneyle açılıyor gözlerimizin, yüreklerimizin önüne.
Bir tren yolculuğu.
Bir ailenin yolculuğu, genç gelinlerin hasta, çocukların umutlu halleri.
Biraz mahzun, biraz garip, biraz çaresiz çokça insan çokça yanlız.
Biz şehirli, karnı tok sırtı pek, sinemaya da gidebilen, biraz da okumuş insanlara; bir sınır köyünden, kara trenle yapılan yolculuğu anlatsa da, yüzümüze vurduğu; bizim yalnızlığımız, bizim çaresizliğimiz, bizim kendimizden kaçışımız ve kendimize yabancılaşmamız.
Hem kendimize hem aynı coğrafyada, belki aynı şehirde hatta sokakta yaşayanlara yabancılığımız. Akrabalarımıza, arkadaşlarımıza yabancılaşmızlığımız.
Müzik bile , aynı sahne üzerine bindirilmese de - o kadarını anımsayamıyorum- Zülfü Livaneli'nin Sürü filminde kullanılan "Gök yüzünde yer yüzünde" diye başlayan, "Sürgün" adlı bestesidir. Ya da benzerdir. Ama filmin tüm müzikleri muhteşemdir.
Bağır Mahsun, bağırılacak zamandır.

"Güneşi Gördüm";  bir çok hayatı bir hayat üzerinden anlatıyor. Bu bazen, bu kadarı da olmaz noktasına getiriyor insanı. Oysa anlatılanların gerçek olduğunu hepimiz biliyoruz. Bilmezden gelsek de, biliyoruz. Her biri ayrı film olabilecek belki üç belki beş ciddi öykü var filmin içinde. Ve bunu, bir insanın bir ailenin, Altun ailesinin üzerinden anlatıyor. Mahsun'un vakti yok. Beş öyküye beş film yapacak vakti yok.  Derdini beş ayrı filmle insanlara anlatmaya zamanı yok, sabrı yok. O koşmalı.
Koş Mahsun, koşulacak zamandır.

Bütün oyuncular muhteşem. Filme inanmışlar bir kere. Mahsun'a güvenmişler.
Adnan Erkekli ve Demet Evgar'da şive biraz fazla vurgulu. Anlıyoruz ki oyuncuların da bütün yürekten asılmalarına karşın zamanları olmamış. Diğerleriyle birlikte bu iki dev oyuncu şivenin bu denli sert olmadığını anlayacak kadar sınırda kalamamışlar. Keşke kalabilselerdi. kalsalardı da oyunculuklarıyla birlikte tüm içtenliklerini ve sahiciliklerini de yitirmiş oyuncular oyuncu görseydi. Hele gençler, hele orta yaş kuşak oyuncular. Adlarını yazmamak olamaz; Ali Sürmeli, Ali Tutal, Alper Kul, Altan Erkekli, Cezmi Baskın, Cihat Tamer, Demet Evgar, Emre Kınay, Erol Günaydın, Hande Subaşı, Itır Esen, Kamil Sönmez, Menderes Samancılar, Murat Ünalmış, Nurseli İdiz, Sarp Apak, Şerif Sezer, Yiğit Özşener ve Zafer Ergin. Tüm oyuncularda bir büyük filmin içinde olduklarının heyecanını hissetmek mümkün. Ve Mahsun'un anlattığı hikayeye inanç.
Anlat Mahsun anlatılacak zamandır.

Filmdeki bazı sahneler çok klişe. Bebeğin güneşe uzatılması, yürüyebilen gencin anneye koşması gibi bir çok sahnede çok fazla klişe ve drama var.  İşin kötü yanı, bu klişeler, filmi bize anlatan Mahsun'un çocuksu masumluğu ile birleşince seyirciyi rahatsız etmiyor. Aksine cesur bir yürekle olunca izleyeni de masumlaştırıyor.


Ama gönül ister ve düşler ki; Mahsun bir filminde Fatih Akın ile, bir filminde Ferzan Özpetek ile, bir filminde Nuri Bilge Ceylan ile çalışsın. Hatta o kadar zaman yoksa, onların çektiği süreçleri gidip izlesin. tecrube basamaklarını çabuk çabuk atlasın. Onlarla sinema yapsın, konuşsun, tartışsın. Etkilensin etkilesin.
Çalış Mahsun çalışılacak zamandır.
İşte o zaman öyle bir yönetmen gelir ki, kim tutar onu.
Yolun açık olsun delikanlı.
Güzel nice filmlerini bekliyoruz.

  
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

VATAN YAHUT NAMIK KEMAL FIKRALARI

Perşembe, Şubat 5, 2009 · Kategori: şiir


Büyük şair Edip Cansever'in, "Mendilimde Kan Sesleri" adlı şiirinin bir bölümünde,
diğerleri gibi, şu mısralar da ayrı çarpar insanı,

"İnsan yaşadığı yere benzer 
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer 
Suyunda yüzen balığa 
Toprağını iten çiçeğe 
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine 
Konyanın beyaz 
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer 
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir 
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları 
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına 
Öylesine benzer ki
.........."

Etrafı dikenli tellerle çevrili ya da değil, bir coğrafyada yaşıyor ve orayı benimsiyor ya da seviyorsak, annemizin doğduğu yer ise burası, bizim için bir farklı yerdir.
Annemiz, babamız, kardeşlerimiz, amcalarımız, halalarımız, dayılarımız, teyzelerimiz, nenelerimiz, dedelerimiz, kuzenlerimiz, akrabalarımız, hısımlarımız, komşularımız, arkadaşlarımız dostlarımız, sevdalandıklarımız, gönül yaralarımız vardır.
O coğrafyayı her şeyiyle severiz.
Her şeyiyle.
Çiçeği, böceği, kurbağası, solucanı,
Başı dumanlı dağları, derin mavi denizleri, oynak dereleri.
Kapı önü sohbetleri, köşe başı buluşmaları,
Sıcak çorbaları, turşuları, kızartmaları, mezeleri,
İlk baharı, son baharı, kışı, yazı.
Kitapçıları, kahveleri, sinemaları,
Ve büyük büyük şairleri.
Çocuk kahkahaları
Cilvesi, hüznün altında kalmış kadınları.
Bıçkın bakışlı adamları.
Yediveren gülleri gibi renkli, güzel insanlarıyla burayı muhabbetle severiz. 
Ayrılıklarımız değerli taşlarımızdır bizim.
Doğaldır sevgimiz.
Birbirimizi ne kadar seviyorsak coğrafyamızı da o kadar severiz.
Kimse ne kendinin ne başkasının sevgisini sorgular.
Kendini sevmek gibi bir şeydir bu.
Hiç meşeleri sevip sevmediği ile ilgili sorgulanır mı bir insan ya da hercai menekşeleri. Bir Sokağı sevmekle sorgulanır mı bir insan? Böyle saçmalamak olur mu?
Çakıl taşlarını, üzüm suyunu, rast makamını, zurnayı, sazı, elmayı sevmekle yargılanır mı?
Her şeyi bizimdir, herşeyi ile bizim bu coğrafya
Hısımlarımızın bir kısmı aynı tanrıya inanır, bir kısmının kitabı farklı.

Hangi dilden söylense içimizi burkar türküleri.


Bir coğrafya herşeyi ile sevilirse eğer vatandır
ki bu vatan dünyadır.
Diğeri çok çabuk satabilen olacaktır.
Diğeri çok çabuk dağılan olacaktır.
Diğeri çok çabuk saf değiştiren olacaktır.
Diğeri Silistre yahut fıkra olacaktır.
Memlekete de büyük şair Namık Kemal'e de yazık olacaktır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

SEVGİLİ ŞAVEZ AMCA

Pazartesi, Ocak 12, 2009 · Kategori: çocuklar için değilse kimin için

Sevgili Şavez Amca

Anneme sordum, sana böyle seslenebileceğimi söyledi.
Çocuk olduğum için çok kibar olmama gerek yokmuş. Ama saygılı olmalıymışım. Çünkü sen, hem yetişkin bir insanmışsın hem de bir devletin başkanıymışsın. Çocuk olmasam; sana, siz demem gerekirmiş. Sayın, Bay ya da Ekselansları diye hitap etmeliymişim.
İyi ki çocuğum, bazı sözcükleri yazmak çok zor.

Şavez Amcacığım,
Benim adım Papatya, dokuz yaşındayım. Üçüncü sınıfa gidiyorum. Sen beni tanımazsın.
Ben sana teşekkür etmek için bu mektubu yazıyorum.Sen, çok çok büyük bir iş yapmışsın.
Bu Gazze’deki çocukları öldürenler var ya? Onları ülkenden kovmuşsun.
Birleşmiş Milletler’den bile cesurmuşsun.
Hem de çok barışçıymışsın. Ancak senin gibi liderler, dünyanın kötü gitmesini engelleyebilirmiş. Savaşı durdurabilirmiş.
Annemle babam böyle konuştular. Ben duydum.
Annem, seni televizyonda izleyince, "Aferim" diyor. Babam da "Aslanım benim" diye bağırıyor.
Öğretmenim de, senin yaptıklarını beğeniyor.
Ülkendeki Musevilere; bu barbarlığı durdurmaları için çağrıda bulunmuşsun. Onları, barışı savunmaları için yüreklendirmişsin. Çoğunun savaşı istemediğini biliyormuşsun. Savaş; İsrail’deki hükümetin suçuymuş. Yahudilerin değilmiş. Müslümanların Yahudilerle, Yahudilerin, Hıristiyanlarla, Buda’ya inananların, bir şeye inanmayanlarla bir sorunu yokmuş.
Savaş isteyen kötü kişiler; dini, bahane ederlermiş, milleti bahane ederlermiş. Oysa bütün insanlar kardeşmiş. Renkli, farklı, tatlı kardeşlermiş. Öğretmenimin diğer söylediklerini tam anlamasam da, hepimizin kardeş olduğunu biliyorum.


Şavez Amca,
Biz çocuk olsak da, dünyada neler olduğunu biliyoruz. Evlerimizde, televizyondaki haberleri izlememize izin vermeseler de biliyoruz. İsrail’in, Gazze şehrine savaş açtığını biliyoruz. Çocukları öldürdüğünü biliyoruz. Annelerle babaları öldürüp, çocukları annesiz babasız bıraktığını da biliyoruz.

Gazze’de herkesin gözleri kocaman kocaman. Boş boş bakıyor. Herkesin gözleri ıslak . Ağlamıyorlar ama, ıslak ve kocaman bakıyorlar. Belgesellerdeki, tuzağa düşmüş aslanlar gibi bakıyorlar. İsrail’in kendi askerleri de, bazen böyle bakıyor. İnsanlar da aslanlar da böyle bakmasın. İyi değil. Çocuğuz ama anlıyoruz. İnsanları böyle baktırdığı için de, İsrail’e çok kızıyoruz. Hem de çok kızıyoruz.

Öğretmenimiz bize iki çocuğun öyküsünü anlattı.
Hollanda’daki Anne Frank ile Japon çocuk Sadako Sasaki’yi anlattı. Onlar da savaşta öldürülen çocuklardı. Anne diye yazılıyor ama Ann diye okunuyor. İşte o Ann, Naziler yüzünden ölmüş. Dünyanın başka tarafında yiyecekler çöpe atılırken, açlık içinde beklemelerini anlamıyormuş. Ben de anlamıyorum Savez Amca. Sadako ise, Amerika’nın Hiroşima’ya attığı bombadan hastalanmış ve ölmüş. Sadako, kağıttan bin tane turna kuşu yaparsa kurtulacağına inanmış ama bu bomba, çocuklara o kadar zarar veriyormuş ki, bin tane turna yapamadan ölmüş. Dünyadan bir çok çocuk, kağıttan bir çok turna kuşu yapıp göndermişler. O turna kuşları bir müzede duruyormuş.

Şimdi de İsrail’i yönetenler; Filistin’li çocuklardan, Hamide İbrahim Musabbih’i, Muhammed El Atsal’ı, Ebud’ı, Abdülsettar’ı bombalarla yakarak, parçalayarak öldürüyor. Irak'ta da Amerika yüzünden çocuklar ölüyor. Biz biliyoruz Şavez Amca. Çocuğuz ama biliyoruz. Çok üzülüyoruz.

İsrail halkından da, savaşa üzülen çokmuş. Bazı pilotlar, çocukların üzerine bomba atmayı reddediyorlarmış. İsrail’de yaşayanların bazıları, ama sayıları bayağı çokmuş, savaş olmasın diye gösteriler, yürüyüşler yapıyorlarmış. Savez Amca bizim ülkemizde de çok yürüyüş yapıldı biliyor musun? Annemle babam da gitti. İsrail’li Yonit Levy teyze, haber sunarken yapılanları eleştiriyormuş. Dünyada bazı sanatçılar, doktorlar, futbolcular da bu savaşa karşı olmuşlar. Öğretmenimiz bize bunları anlattı. O da, çok üzülüyormuş. Son zamanlarda dünyada olanlardan endişe ediyormuş ama bize çok güveniyormuş. Her insanın eşit olduğunu bilir ve barışa inanırsak, biz büyük olduğumuzda savaşlar olmazmış.

Annem; öğretmenler doğru söyle diyor.
Şavez Amca, biz öğretmenimizi çok seviyoruz. Ona çok inanıyoruz.
Ama artık dünyada, piyangoya barıştan daha çok inanıyor insanlar.
Piyangoya daha çok para harcıyorlar.
Sen barışa, piyangodan daha çok inandığın için, sana çok teşekkür ederim.
Gazze'li çocuklar için önemli bir şey yaptığın için teşekkür ederim.
Irak'da savaşa karşı çıktığın için teşekkür ederim.
Kendi ülkendeki çocukların istedikleri oyuncağı, şekerlemeyi almaları için çalıştığın için teşekkür ederim. Annelerine babalarına iş sağladığın için teşekkür ederim.

Şavez Amcacığım,
Sana çok teşekkür ederim hem de ellerinden öperim.
Ellerinden öpmek sizde yokmuş.
Biz, bazen büyüklerimizin ellerinden öpüyoruz.
Annem o eskidendi diyor ama, babaannem bunu mutlaka yazmamı, yani ellerinden öpmemi istedi.

Şavez Amca,
Mektubum kısa olduysa özür dilerim.
Bilmelisin ki, hiç bu kadar uzun bir yazı yazmamıştım.
Sana çok çok teşekkür ederim.

Ben Papatya.
Türkiye’den bir çocuk. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

AVRUPA BİRLİĞİ HAYATI KAPİTALİZE EDİYOR

Saturday, Ocak 3, 2009 · Kategori: hayat

Bu Avrupa Birliği batacak.
Özellikle küresel kriz sürecinde, ciddi ciddi sinyalini verdi ki, bu mantıkla devam ederse, burnu büyük birlikleri, hüsranla bitecek bir sürecin sonlarına yakın bir yerde.
Batmaktan; yok olacak, bitecek, mahvolacak değil de sûkutu hayale uğrayacak ve anlayışını değiştirmek zorunda kalacağını kast ediyorum.
Özellikle Avrupalı liberal aydınlarla, çevre ülkelerdeki liberal aydınlar için kabus gibi bir şey.
Zavallılar, büyük bir kabusu zaten yaşıyorlar.
Dünyada liberalizm diye bir şey yokmuş.
Onlar da, keşke birer yalan olsalarmış.
Küresel krizde, hiç de liberal davranamayıp, panikle bankaları, şirketleri kurtarmaya koşan  kapitalist yönetimler, ne yapılırsa yapılsın zararı önleyemeyecekler.
Kapitalizm eriyen kutup buzulları gibi. "Alma mazlumun ahını" derler adama. Bunlar buzullar kadar sessiz değiller ama. Hemen kızışıp, köpürüyorlar. Kendini tehlike de gördü mü ne yapacak? Al sana orantısız güç, al sana silah, al sana savaş, al sana operasyon. Artık yönetimlerden, maskesini bile zor görürler liberalliğin.

Söylemedi demeyin, bu Avrupa Birliği batacak.
Çünkü hayatı "kapitalize" ediyor.
Çünkü bilerek ya da bilmeyerek, ama böyle yaparak, birlik halklarını kapitalizmin krizinin kollarına itiyor.
Çevre ülkeler, komşu ülkeler gibi, birlik içine almaya hazırlandığı için kriterlerini dayattığı ülkelerin halklarını da.
Burada, ülkelerini yönetemeyip bir umut, birliğe kulak veren yönetimleri yanıltıyor, bocalatıyor, iyice şaşırtıyor. Birliğin istediği bir şeyleri yapabilirlerse, başarılı olacaklarını sanıyorlar. Hem yönetim erklerini ve iradesini ellerinden çıkarıyorlar hem de uyguladıklarıyla ülkelerini iyice çıkmaza sokuyorlar.

Avrupa Birliği, hayatı kapitalize ediyor.
Hayatı; marketlerdeki ürünlerin sergilenmesinde olduğu gibi, bir ticari pazaralama yapılır gibi, kategori yönetimi şeklinde yönetmeye çalışıyor.
İnsanları, insanların cinsiyetlerini, yaş gruplarını, etnik kökenlerini, inançlarını, çevreyi raflardaki ürünler olarak algılıyor ve öyle algılamamızı istiyor.
Bazı ortak özellikleri bir araya getirip ambalajlıyor, etiketliyor. Bunu yaparken diğer ortaklıklarından koparıyor. En önemlisi bütünden koparıyor.
Küreselleşme nedeni ile zaten "kışkırmış" olan mikro milliyetçiliği, şovenizmi destekleyecek bir ortam yaratıyor. 
Haklardan konuşulup,  hep bir diğerinin aleyhine işleyen çıkarlar etrafında toplanıyor insanlar.
Son günlerde televizyon kanallarını ve internet sitelerini, raflar ve ürünler olarak kabul edenler beni anlayacaklardır.
Oysa hayat böyle bir şey değil ki?
En azından ve çok şükür ki, bir market değil daha.
Al sana kardeşim, bir raf, bir web sitesi, bir televizyon kanalı, güle güle kullan.
Bir pazarlama stratejisi gibi, hayatta hiç karşılığı olmamasına karşın, bazı ürünleri getirip getirip bazılarının gözüne sokuyor.
Bazı ürünlerin hiç hak etmemesine karşın hedef olmasına, afaroz edilmesine raflardan indirilmesine ve saldırıya uğramasına neden oluyor.

Gerek Avrupa Birliği'nin gerek birliği takip eden yönetimlerin; hayatı, kapitalize etmeye uğraşmasının ve kategorize edip yönetmeye çalışmasının, bireylerde başka bir zararı daha ortaya çıkarıyor. Bireyin hayatı bütünsel algılayışını parçalıyor. Kendi hayatını da dünyadaki hayatı da; parça parça, tek tek birbiriyle ilişkisi olmayan yaşantılar olarak algılamasına neden oluyor. Çevreyi ayrı, kadına yönelik şiddeti ayrı, savaşı ayrı, çocuklara yapılanları ayrı algılıyor. kendi hayatında da öyle. Hangi sınıftan geldiği, aşkı, geleceği, yaptıkları ayrı ayrı algılanıyor.
Bireyi kendinden ve dünyadan koparıyor, uzaklaştırıyor.
Bireyin burada uyanık olması lazım.
Kendini ve hayatı koruyabilmek için bunu yapması lazım.
Özgürlük taleplerini, "liberal kekler" gibi başkalarına, özellikle Avrupa Birliğine ihale etmemesi lazım.
Bu Avrupa Birliği batacak.
Çünkü, bu muhteşem hayatı kapitalize etmeye çalışıyor.
Enternasyonal kardeşlik gibi değil onun birliği.
Onun birliği barışı çağrıştırmıyor.
Onun da bu kafadan vaz geçmesi lazım.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

OSKAR ÖDÜLLERİ VE AMERİKAN TOPLUMUNUN YENİ KİMLİK ARAYIŞI

Cuma, Ocak 2, 2009 · Kategori: sinema bir sanattır

"Son zamanlarda gerek Amerika'da gerek Ortadoğu'da yapılanları görünce, bir sinema yazısı olarak da Aralık 2002'de yazdığım bu metin aklıma geldi. Paylaşmak istedim."

 2002 Oscar ödülleri yine şaşalı bir törenle dağıtıldı. 
 İki zenci oyuncuya birden ödül verildi.

     Denzel Washington; "John Q" filmindeki rolüyle, 'En iyi erkek', Halle Berry ise, Türkçeye çevrilmiş adıyla, "Kesişen Yollar" filmindeki rolüyle, 'En iyi kadın oyuncu' ödülünü aldı.

     Bu yılki Oscar töreninin en önemli sansasyonu, iki zenci oyuncunun birden ödül almasıydı herhalde. Ama hazır olalım, yakın gelecekte daha çok ödül alacağa benziyorlar. Konjonktür öyle gösteriyor. Yanlış anımsıyorsam lütfen bağışlansın; en son, 1964 yılında Sidney Poitier, 'En iyi erkek oyuncu' ödülünü alabilen zenci olmuştu.

     Oscar, beyaz oyuncuların arenası diye bilinir. Bunu en çok zenci oyuncular kabullenmiş olmalı ki, bu yılki törende şaşkınlıkları görülmeye değerdi. Halle Berry, heykelcik elinde olmasına rağmen, sahnede, bir ağlıyor, bir gülüyor ama bir türlü inanamıyordu. Ve bu haliyle de coşkusunu, inanılmaz bir doğallıkla izleyicilere aktarıyordu. Ekranın karşısında otururken anlıyordunuz ki, bu kadın çok çalışmış, çok emek vermiş, umut etmiş, beklemiş, düşlemiş. Korka korka düşlemiş. Yanlızca bu görüntü bile, filmi merak etme duygusu yaratabiliyor insanda. Film; farklı iki aileden, yolları kesişen insanları anlatıyor.

     Ailenin biri zenci. Anne, baba ve çocuk. Baba bir suçlu. Hapishanede. Tüm süreçler tamamlanmış, idam edilmeyi bekliyor. Anne (Leticia), kocasının cezasını kanıksamış, borçlarını ödeyemediği bir eve, hurda haline gelmiş bir arabaya, obez bir çocuğa sahip. Diğer aile beyaz. Dede, oğul (Hank) ve yetişkin erkek torun. Üç kuşaktır infaz memurluğu yapıyorlar. Dede bu görevden emekli olmuş, hayli yaşlı bir adam. Dede ve oğul taviz vermez bir biçimde ırkçılar. Torun ise hiç onlara benzemiyor. Duygulu, duyarlı bir genç adam.

     Bu iki ailenin yolu ilk kez, cezanın infazında kesişiyor.İdama nezaret eden görevliler arasında Hank ve oğlu da var.

     Filmde, ne oluyorsa bundan sonra oluyor, tempo birden yükseliyor. Acılar birbirini izliyor. Bu acılar arsında Hank ve Leticia'nın yolları kesişiyor. Aralarında mutlu sonla biten bir ilişki başlıyor. Hank'in ırkçılğı da sönüp gidiyor.

     Irkçılık gibi çok derinden duygularla beslenen bir tutumu alelacele silmeye çalışan filmde, inanılmaz bir başka ayrımcılık ve etnik sayılmasa bile bir temizlik yapılıyor ki tüylerinizi diken diken etmeye yetiyor. Film; zenci ve suçluysanız, sizi idam ettiriyor. Duyarlı ve sert koşullarda hata yapan bir beyaz iseniz, sizi intihar ettiriyor. Babası idam edilen şişman bir zenci çocuksanız, gizli saklı yediğiniz dondurmalar yüzünden size anne şiddeti uygulatıyor ve en sonunda obeziteden öldürüyor. Irkçı ve huysuz bir yaşlıysanız sizi sürekli bakım merkezine yerleştirerk cezalandırıyor.

     Hank ve Leticia'nın sorunsuz bir ilişki yaşayarak, Hank'in ırkçılığının yokolması için yapılan temizliği görünce, insan, Terminatör filmini izler gibi oluyor.

     Hakkını vermek gerekirse film idama karşı. Bunu açık açık veriyor.

     Film; Amerikan toplumunun 11 Eylül sonrası yeni kimlik arayışının nereye doğru akacağının bir göstergesi gibi.

     Yakında idam cezasını kaldıracağa benziyorlar. (Belki bu arada Çocuk Hakları Sözleşmesini de imzalayabilirler) Bir iç uzlaşma arayışıyla zencilerle barışma ihtiyacı hissediyorlar. Bunu nasıl yapacakları konusunda kafaları pek de aydınlık değil. O nedenle de bu filmdeki gibi ortalığı toz duman içinde, kan revan içinde bırakıyorlar.

     Böyle yapmaya devam edeceklerse, Orianna Fallaci'den senaryo yazımında yardım isteyebilirler. Son dönem tepkilerinden hareketle böyle bir öneri karşısında çok mutlu olacağı izlenimi bırakıyor.

     Gelelim en iyi kadın oyuncu ödülüne.

     Halle Berry için , 'soyundu, ödülü aldı' demek hamaset. Ancak performansının çok iyi olduğunu söylemek de mümkün değil. Sıradan Hollywood kalıbı dışına çıkamamış.

     Umalım ki konjonktürden dolayı ödül aldığının farkında olsun.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

TANINMIŞLIK VE KALICILIK ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ 2

Cuma, Ocak 2, 2009 · Kategori: sinema bir sanattır

 Serra Yılmaz ve Hülya Avşar.

     İkisi de kadın.

     İkisi de oyuncu.

     İkisi de sinemamız için, sinema için büyük şans.

     Sıradışı bir yetenekleri var. Olağanüstü hatta vahşi denebilecek, büyülü, buğulu, sıcak bir ilişkileri var kamerayla.

     İkisi de yeteneklerinin farkında.

     Ama işte ortaklıkları buraya kadar. Belki bir de son oynadıkları film. Buradan sonra ayrışıyorlar ve esas yol burada başlıyor.

     Şöyle bir tepeden baktığımızda bu ayrışmanın oldukça kalın çizgilerle vurgulandığını görüyoruz.

     Dürbüne bile gerek kalmıyor.

     Birini, sinemaseverler iyi tanıyor. Hem sadece Türkiyedekiler de değil.Özellikle sinemanın, yalnız Hollywood yapımları olmadığının farkındaki izleyici için, Serra Yılmaz merak duyulan takip edilen saygıyla anılan bir isim.

     Diğerini, tüm Türkiye tanıyor. Ama sinemaseverlerin kaçı onun farkında bilinmez. Hatta iteledikleri bile söylenebilir. Sinemacıların da buna yakın bir tavrı olduğunu düşünmüyor değilim.

     Biri, oyuncu/sinemacı kimliğini sonuna kadar sahiplenmiş götürüyor.

     Diğeri, bugün olmuş; 'Türkiye'nin en iyi oyuncusuyum'dese iyi, 'En güzel kadınıyım' tartışmalarının içinden çıkamıyor. Serra Yılmaz'ın bir söyleşisinde; kimseyi hedef almayıp yalnızca kendini ifade etmek için kullandığı tümce, işte tam buraya çok iyi oturuyor.'Ben güzel olmakla yükümlü değilim' diyor 'Ben oyuncuyum' Mankenlerin bile kendilerini sanatçı sandığı bu ülkede bu tavrı müthiş buluyorum.

     Biri, ancak, sinemayla,i çinde yer aldığı filmle, filmografisiyle, festivalle, sansürle ilgili bir konu olduğunda karşımıza çıkıyor.

     Diğeri, hergün telvizyonlarda, gazetelerde. Ne kadarı onun isteğidir bilmiyorum ama, son on-onbeş yıldır annesi, kocası, kızkardeşi, rakipleri, terzisi bahane edilerek de olsa Hülya Avşar'ın haber olmadığı gün var mıdır?

     Biri, bir başka meslekte (mütercim tercümanlık) en iyilerden biri olmasına rağmen sinemacılığını da önemseyip, en az onun kadar emek veriyor.

     Diğeri, oyuncu kimliğini ,show programı yapmak, şarkıcı olmak gibi farklı alanlarda 'ben varım' diyebilmek için kullanıyor sanki. Bir anlamda oyunculuk kimliğini bizzat kendisi istismar ediyor. Bu da, bütün bu karmaşa içinde yeteneklerin su üstüne çıkması zor olan bir coğrafyada insanın içini acıtıyor.

     Biri, yönetmen, senaryo, rol gibi konularda titiz ama ondan sonra rolü ne gerektiriyorsa onu yapıyor. Çıplak-giyinik, iyi-kötü, uçuk-kaçık ne olursa oynuyor. Ama iyi oynuyor.

     Diğeri, yaşamında son dönem edindiği, ulaşılmaz vamp kadın imajını sinemada da sürdürmeye kararlı, işi figüranın omzuna yüklüyor. Başrol oynadığı filmi bile önemsemediğini düşünüyor insan. Sinemada 'dışlak oyuncu' denilen maskelemeyi kendi yaşamına, ruhuna taşıyor sanki...

     Biri, sinemayla ilgili her konuda taraf. Sansür olmasın, sanata yasak gelmesin diye özel çaba gösteriyor.

     Diğeri; kendi filmine yasak geliyor -ki yeteneğini 'Berlin In Berlin'kadar iyi kullandığı bir filmdir 'Salkım Hanımın Taneleri'- ciddi anlamda bir karşı duruşunu görmüyoruz.

     Bu iki kadından yarına kalacak olan sizce hangisi? Yok. Hayat bu kadar da basit değil.

     Bugün Marilyn Monroe hangi nedenle yaşıyor?

     Ben oyumu Serra Yılmaz'dan yana kullanıyorum.

     Her ikisi için de kullanmak isterdim.

     Belki, belki bir gün şey olur, Hülya Avşar oyunculuktaki büyük yeteneğini kendisi de keşfeder, yüzleşir, barışır

     O zaman bu iki kadını tutmayın gitsin.

     Ne inanılmaz filmler yaparlar.


ARALIK 2002

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

BİZİM SİNEMALARIMIZ

Cuma, Ocak 2, 2009 · Kategori: sinema bir sanattır

 

MART 2004

Bizim sinemalarımız vardı önceden. Annelerimizin, elimizden tutup, sokağın başında, komşu teyzeler ve çocuklarıyla buluşarak gittiğimiz taşra sinemaları. Çarşambaları öğlen seansları olurdu. Kadın matineleri. Her hafta hangi film gelecek diye annelerimiz kadar heyecanla beklediğimiz sinemalar.

     Askeriyenin sinemalarında, yabancı filmler gösterilirdi. Babası asker olmayan bizler bile çok uygun ücretlere çok film izledik bu sinemalarda. Herkese açık olan hafta sonu gösterimlerinde, kasabanın tüm çocukları orada olurduk. Yabancı filmler ana babalarımıza pek cazip gelmez, babalar kahvede çıkışımızı beklerken annelerimiz, yaramazlıklarımızdan yorgun, biz dönmeden ev işlerini bitirmeye uğraşırlardı.

     Hava şartları uygun değilse, On Kasım törenlerini, 23 Nisan kutlamalarını da bu sinemalarda yapardık.

     Biraz büyüdüğümüzde yazlık sinemalar açıldı. Her şehirde neredeyse her mahallede vardı. Yazın turneye çıkan tiyatrocuları, şarkıcıları, kumpanyaları da ağırlayan sinemalar.

     Biraz daha büyüdüğümüzde, Ankara'da, cumartesileri sabah onbuçuk seansları, yanımızda bir büyük olmadan kendi başımıza gideceğimiz sinemalar oldu. Biz biraz da sinemalarla büyüdük. Bilet parasının yanında bir gazoz bir de gofret parası kopardık mı tamam. Ver elini dünya seyahati.

     Sonraları, şöyle yaşımız onbeşler civarına geldiğinde, benim için büyümenin en sevindirici yanlarından biriydi istenilen gün ve saatte sinemaya gidebilmek. En büyük kahramanım Yılmaz Güney. Düşünüyorum da çevrilmiş bütün filmlerini izlemiş olmalıyım. Afişlerini bulup odama asmış, kartpostallarını toplamış, gazete küpürlerini anı defterimin arasında saklamışım.

     Sinemalar; sadece filmleriyle değil geniş salonlarıyla, toplu biletlerimizle, en güzel oradan seyredildiği için kapmaya yarıştığımız koltuğuyla, afişleriyle, oyuncularıyla bizimdi

     Önce taşradakiler kapandı sonra yazlık sinemaları otopark yaptılar sonra da cumartesi sinemalarımızı düğün salonu veya iş merkezi.

     Biz mi sinemadan çekildik? Seks filmleri mi sinemalarımızı işgal etti? Televizyon mu cazip geldi ama birşeyler oldu. Sinemalarımızın çoğunu kaybettik.

     Şimdi, onbeş yirmi yıl sonra, yeniden buluyor gibiyiz?

     Büyük olmayan şehirlerimizde bir ya da iki sinema duruyor sanırım. Kasabaları hiç bilmiyoruz.

     Bildiğim şey, Ankara'nın büyükşehir sınırları içinde yeralan Mamak ilçesinde Sinema olmadığı.

     Bulduğumuz sinemalar ise hayli değişmiş. Büyük sinemaları kırpıp kırpıp oturma odası büyüklüğünde gösterim salonları haline çevirmişler. Büyük marketlerin içine, fuayeleri metro duraklarını çağrıştıran, koltuklu, beyaz perdeli yerler açmışlar.

     Bir de, gidilmezse, ruhumuza değil de, içinde bulunduğumuz topluluk karşısında, medya karşısında kendimizi mahcup hissedeceğimiz, eksikliğini duyacağımız, cahil sayılacağımız bir takım yüksek teknolojiyle filme alınmış birşeyler gösteren yerler olmuşlar sanki.

     Bütün sinemaların bütün salonlarında neredeyse aynı filmler. Herhalde bu sinemaların sahibi aynı adam. Her sinemasının bölük börçük yaptığı salonlarında hep aynı filmleri oynatıyor. Bu filmlerin yapımcısı ve dağıtımcısı da aynı adam olmasın? Yok, bu olmadı, aynı adam bu kadar işi, bu kadar ülkeyle yapamaz. Bu kadar parası olamaz? Ama on filmin, on şehirde on salonda aynı anda oynatılarak başka filmlerin oynatılamıyor olmasının, başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?

     Gazeteleri ve televizyonlar da aynı adamın olabilir mi? Çünkü orada da en çok anlatılan yine bu on film.

     Ay aklımı kaçıracağım ya. Bu nasıl bir adam böyle?

     Neyse, Ankara'daki Kızılırmak sineması bu adamın değil herhalde Bir İtalyan. Bir İspanyol, bir Türk-Alman bir Fransız filmini bulabiliyorsunuz.

     Biz, kırklı yaşlarında üç kardeş ayrı evlerde otursak da bazı pazar akşamlarını birlikte sinemaya giderek değerlendiriyoruz. Beş hafta önce Kızılırmak Sinemasında İspanyol filmi olan "Güneşli Pazartesileri" filmini izledik. Bize çok uzak olmayan İşsizleştirilen işci sınıfının durumunu anlatıyordu.Sonunda bir umut bekleyip bulamasam da beğendim. Kızılırmak'da geçen hafta da "Elveda Lenin" vardı.

     O da güzel bir filmdi.

     Balkonunu ayrı bir salona dönüştürse de egemen anlayışa direnen filmleri, koltukları, kapıdaki beyefendi görevlisiyle Kızılırmak bizim sinemamız.26 mart 2004

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »