ELİMSENDE
Cumartesi, Ekim 10, 2009 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in
ELİMSENDE ( Çevre bildirge ve anlaşmaları yerine kullanılmıştır
BENİM HAKLARIM ANNEMİN HAKLARI DÜNYAMIN HAKLARI
Çocuklarımla Öğreniyoruz
Haklarımız
KİTAP
Birinci Basım
blog adresi
http://elimsende-elimsende.blogspot.com
Çocuklara,
Ana babalara
Öğretmenlere,
Hemşirelere,
Doktorlara
Mühendislere,
Mimarlara
Şehir plancılarına,
Psikologlara,
Habercilere,
Belediyecilere,
Yasa Yapıcılara,
Polislere,
Tüm kamu görevlilerine,
Tüm yöneticilere,
Yetişkin olan herkese
Umudun ve yaşamın bildirgesi.
Suyun, toprağın, havanın ve insanın bildirgesi.
Barış dolu bir hayatın bildirgesi.
önsöz
sevgili çocuklar,Bu kitabı öncelikle sizler için hazırladım.
Haklarınızı, özgürlüklerinizi size duyurmak için.
Bütün çocukların aynı haklara sahip olduğunu anlatmak için.
İnsan olmaktan onur ve coşku duymamız için.
Kendi haklarınızı öğrenirken, annenizin, ablanızın, teyzelerin yani tüm kadınların ve kız çocuklarının hak ve özgürlüklerinden haberli olmanızı amaçladım.
Ninelerin, dedelerin, engelli bireylerin, engelli çocuğun, kırsal kesimde ya da kentte yaşayan insanların, yayaların haklarını bilelim.
Ağaç kardeşlerimizin, hayvan dostlarımızın, neşeyle akan derelerin, ormanların, evimiz olan dünyanın haklarından haberdar olalım.
Anneleriniz, babalarınız, nineleriniz, dedeleriniz, öğretmenleriniz, okul müdürleriniz, hemşire ablalarınız, doktor amca ve teyzeleriniz, polis teyzeleriniz ve amcalarınız, hukukçular, gazeteciler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, milletvekilleri, belediye görevlileri ve kamu görevlileri de hem sizin hem birey olarak kendilerinin haklarını bilsinler.
Eğer bilmiyorlarsa onlara siz anlatın.
Onurumuza ve haklarımıza sahip çıkalım.
Başkalarının onuruna ve özgürlüklerine saygı duyalım.
Bütün insanlar hak ve özgürlüklerini kullanabilsin.
Herkes mutlu olabilsin.
"Bir umudum sizde" *
*Büyük şairimiz Ahmed Arif’in “Anadolu” adlı şiirinden alınmıştır.
Aslı "Bir umudun sende" dir
ELİMSENDE
Çok eski bir çocuk oyunudur.
Çocuklar kadar gençler, hatta yetişkinler bile bu oyundan hoşlanırlar.
Çünkü biraz muzır ve çok eğlencelidir.
Bir sokak ve grup oyunudur. Baştan bir ebe seçilir. Diğer çocuklar, sınırları belirlenmiş bir sokakta dağılırlar. Ebe koşar ve kaçan çocuklardan birini yakalar, elini sürer ve “elim sende” diyerek ebeliği ona geçirir. Ebe olan çocuk, bir başkasını yakalayıp elini sürünceye ve “elim sende” diye ebeliği ona satıncaya kadar böyle sürer gider. Ebe olmamak, yakalanmamak esastır.
Bu oyunun muzır kısmı ise, oyun sırasında değil de sonrasında olandır. Esas eğlencesi buradadır.
Evde hamur yoğuran anneye; “elim sende” diyerek kaçmaktır. Anneniz bu haldeyken sizi hayatta yakalayamaz. Bir de anne babanızla komşuya akşam oturmasına gitmişsinizdir. Misafir gittiğiniz ev, en yakın arkadaşınızın ailesidir. Geç bir vakitte kalkarken ayakkabınızı giyer sinsice beklersiniz. Arkadaşınız miskin ve uykulu bir şekilde ailesiyle birlikte sizi yolcularken, arkadaşınıza “elim sende“ deyip kaçmaktır. O sinirinden sabaha kadar uyuyamaz. Siz de neşeden.
Bu kitabın adını bu güzel oyundan etkilenerek verdim.
Çok uzun süredir ben ebeydim. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi, “Benim Haklarım” adıyla sadeleştirdikten bu yana neredeyse bir on yıl kadar ebelik bende kaldı.
Bu arada diğer haklarımızla ilgili metinleri seçtim, okudum, üzerinde çalıştım. Bir kitap dosyası yaptım.
Ve şimdi kitap basıldı.
Şimdi bu kitap hanginizin – bir çocuğun, genç bir annenin, bir köy öğretmeninin, idealist bir hemşirenin, bir mimarın, bir gazetecinin – elindeyse, sizi ebeledim. ”Elim sende”.
Bu hakları başkalarına anlatıncaya kader ebe sizsiniz.
Ben karışmam artık,
“Elim sende”. HAKLARIMIZ;
1.ÇOCUK HAKLARINA DAİR SÖZLEŞME
Biz Çocukların Hakları2.İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ
Tüm İnsanların Hakları3.KADINLARA KARŞI HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞIN ORTADAN KALDIRILMASI ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ
Annelerin, Teyzelerin, Ninelerin, Ablaların, Tüm Kadınların ve Kız Çocuklarının Hakları4.ENGELLİ HAKLARI BİLDİRGESİ
5.BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TARAFINDAN HAZIRLANAN YAŞLI İLKELERİ
Ninelerin Dedelerin Hakları6.YAYA HAKLARI BİLDİRGESİ
7.AVRUPA KENTLİ HAKLARI BİLDİRGESİ
8.HAYVAN HAKLARI BİLDİRGESİ
9.BİR KIZILDERİLİ AMCADAN MEKTUP
KARDEŞ VE ASİ
Perşembe, August 6, 2009 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in
EGEMENLERİN "ONE MİNUTE " LAFLARINA KARŞI,
AKDENİZLİ "UNO MOMENTO"
(KARDEŞ VE ASİ)
Ne yaparsak yapalım, ne kadar inkar edersek edelim....Kardeşiz.
Bu köpüklü Akdeniz’in büyük büyük çanağında, ne kadar birbirimize düşsek de, kardeşiz.
Mezopotamya’yı kocaman öptüğü yerden başlayıp, Kuzey Afrika kıyılarını yalayarak geçen, Küçük Asya yoluyla büyük kıtayla bağlantılanan, Avrupa'nın tüm güneyini kalın, mavi bir kalemle oya gibi çizen ve Cebelitarık'ı iki yana iterek Atlas Okyanusu'na kavuşan, bu aşure kazanında kaynayıp duran Akdeniz, ne kadar isyan etsek de bizi ortak bir kaderde tutmaya kararlı.
Kutsal ve lanetli bir ortaklığı, ezelden alıp sonsuza doğru akıyor. Akıtıyor. Aktarıyor.
Öyle bir ortaklık ki; en nefret ettiklerimizle en gırtlak gırtlağa geldiklerimizle en aşağıladıklarımızla bizi kardeş yapıyor.
Lanetli bir kader gibi yaşıyoruz günleri, haftaları, ayları. Çünkü artık buralarda yıl uzun. Çok uzun. Bizlere uzak. Meçhul.
Çocuklarımız; Habil'le Kabil misali, binlerce kez doğup, binlerce kez kardeş kanıyla, gencecik ve parçalanmış bir şekilde göçüyor. Bilya oynar gibi, saklambaç oynar gibi, uçurtma uçurur, bebeklerini uyutur, ilk kez el ele tutuşur, ilk kez öpüşür gibi doğallıkla yok olup gidiyorlar.
Vücutlarımız olmasa bile ruhlarımız parçalı. Parça pinçiğiz hepimiz.
İnsanlığı medenileştirmesini, özgürleştirmesini beklediğimiz bu çağ, bu zaman bu coğrafya; bize kötü bir oyun oynuyor. Gittikçe tahammülsüzleşiyoruz.
Tahammülsüzlüğümüzün tek temel nedeni korku. Hem de birbirimizden.
Birbirimizin tek korkusuyuz.
Oysa birbirimize ter kokusu kadar yakınız.
Bizi böle parçalaya, parçalaya sürükleye, hayattan uzak, korkuya ve öfkeye yakın tutan bir şeyler var coğrafyamızda.
Herkes kendine göre çok iyi de, başkasına barbar, vahşi, terörist, işgalci, alçak. hain, katil.
Oysa bizde bir şey yok.
Bizde bir şey yok.
Sorun egemenlerde.
Egemenlerin doymaz doyurulmaz iştahlarında.
Toprakta, suda, petrolde, bor madeninde.
Güçte, iktidarda, parada, silahta.
Kibirde. Ve ne kadar inkar etseler de hırslarında. Kutsal iktidarlarında.
Egemenler başka çocukları sever mi sahiden ?
Kürsülerde savaşta ölen çocuklara ağlayanlar, ülkelerindeki çocuk ölümlerine sessiz kalırlar ve biz onlara inanırız?
Hastanelerinde bebeler ölür gereğini yapmazlar ama savaşta ölen çocuklara tören yaparlar ve biz onların gözyaşlarına inanırız?
Köşe başlarında çocuklar ölür, öldürülür, dövülür, görmezler ama savaşta ölen çocuklara şiir okurlar ve biz onlara inanırız?
Kaçak kurslarda patlamalarda ölür çocuklarımız kimse yargılanmaz ama onlar yine de savaşta ölen çocuklar için bağırırmış gibi yapar ve biz onlara yine inanırız?
Kız çocukları taciz edilirken savaşta ölen çocuklara ağlarlar ve biz onlara bir kez daha inanırız?
Biz egemen değiliz.
Çoğuz, çokluğuz ama egemen değiliz.
Biz halkız, haklarız ve her şeye karşın kardeşiz.
Aynı sofraları biliriz aynı yemekleri severiz. Yasımız da kutlamamız aynıdır bizim. Acımız, sevincimiz aynı ifadelerle yansır yüzümüze. Şarkılarımızdaki efkar aynıdır. Aşklarımızdaki coşku, ayrılıktaki acı. İlk gençlik sevdalarımız, kanımızın kaynayışı. Bıçkınlığımız. Küfretmeyi sevmemiz. Yaşlılarımızın bilgeliği. Çorbaya ve pilava düşkünlüğümüz. Sevdadan ölüp yine de söylemeyişimiz. Katır katır inadımız. Bir şarkıya ağlayışımız. Şairliğimiz. İçkiye dayanıksızlığımız. Evlerimizi sevişimiz. Anne yemeğinden vaz geçmeyişimiz.
Bütün büyük çelişkisine karşın çocuklarımıza düşkünlüğümüz. Hayatı sevmemiz. Güneşin doğuşunu, suyun sesini, insanın sözünü, sıcak geceleri sevişimiz.
Bırakalım egemenler başka bir sahnede yer alsınlar. Biz buradayız.
Ben olsam “uno momento”’yu marka yaparım. Ya da tezime konu.
Hiç değilse kardeş.
Kardeş ve asi.
SEVGİLİ ŞAVEZ AMCA
Pazartesi, Ocak 12, 2009 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in
Anneme sordum, sana böyle seslenebileceğimi söyledi.
Çocuk olduğum için çok kibar olmama gerek yokmuş. Ama saygılı olmalıymışım. Çünkü sen, hem yetişkin bir insanmışsın hem de bir devletin başkanıymışsın. Çocuk olmasam; sana, siz demem gerekirmiş. Sayın, Bay ya da Ekselansları diye hitap etmeliymişim.
İyi ki çocuğum, bazı sözcükleri yazmak çok zor.
Şavez Amcacığım,
Benim adım Papatya, dokuz yaşındayım. Üçüncü sınıfa gidiyorum. Sen beni tanımazsın.
Ben sana teşekkür etmek için bu mektubu yazıyorum.Sen, çok çok büyük bir iş yapmışsın.
Bu Gazze’deki çocukları öldürenler var ya? Onları ülkenden kovmuşsun.
Birleşmiş Milletler’den bile cesurmuşsun.
Hem de çok barışçıymışsın. Ancak senin gibi liderler, dünyanın kötü gitmesini engelleyebilirmiş. Savaşı durdurabilirmiş.
Annemle babam böyle konuştular. Ben duydum.
Annem, seni televizyonda izleyince, "Aferim" diyor. Babam da "Aslanım benim" diye bağırıyor.
Öğretmenim de, senin yaptıklarını beğeniyor.
Ülkendeki Musevilere; bu barbarlığı durdurmaları için çağrıda bulunmuşsun. Onları, barışı savunmaları için yüreklendirmişsin. Çoğunun savaşı istemediğini biliyormuşsun. Savaş; İsrail’deki hükümetin suçuymuş. Yahudilerin değilmiş. Müslümanların Yahudilerle, Yahudilerin, Hıristiyanlarla, Buda’ya inananların, bir şeye inanmayanlarla bir sorunu yokmuş.
Savaş isteyen kötü kişiler; dini, bahane ederlermiş, milleti bahane ederlermiş. Oysa bütün insanlar kardeşmiş. Renkli, farklı, tatlı kardeşlermiş. Öğretmenimin diğer söylediklerini tam anlamasam da, hepimizin kardeş olduğunu biliyorum.
Şavez Amca,
Biz çocuk olsak da, dünyada neler olduğunu biliyoruz. Evlerimizde, televizyondaki haberleri izlememize izin vermeseler de biliyoruz. İsrail’in, Gazze şehrine savaş açtığını biliyoruz. Çocukları öldürdüğünü biliyoruz. Annelerle babaları öldürüp, çocukları annesiz babasız bıraktığını da biliyoruz.
Gazze’de herkesin gözleri kocaman kocaman. Boş boş bakıyor. Herkesin gözleri ıslak . Ağlamıyorlar ama, ıslak ve kocaman bakıyorlar. Belgesellerdeki, tuzağa düşmüş aslanlar gibi bakıyorlar. İsrail’in kendi askerleri de, bazen böyle bakıyor. İnsanlar da aslanlar da böyle bakmasın. İyi değil. Çocuğuz ama anlıyoruz. İnsanları böyle baktırdığı için de, İsrail’e çok kızıyoruz. Hem de çok kızıyoruz.
Öğretmenimiz bize iki çocuğun öyküsünü anlattı.
Hollanda’daki Anne Frank ile Japon çocuk Sadako Sasaki’yi anlattı. Onlar da savaşta öldürülen çocuklardı. Anne diye yazılıyor ama Ann diye okunuyor. İşte o Ann, Naziler yüzünden ölmüş. Dünyanın başka tarafında yiyecekler çöpe atılırken, açlık içinde beklemelerini anlamıyormuş. Ben de anlamıyorum Savez Amca. Sadako ise, Amerika’nın Hiroşima’ya attığı bombadan hastalanmış ve ölmüş. Sadako, kağıttan bin tane turna kuşu yaparsa kurtulacağına inanmış ama bu bomba, çocuklara o kadar zarar veriyormuş ki, bin tane turna yapamadan ölmüş. Dünyadan bir çok çocuk, kağıttan bir çok turna kuşu yapıp göndermişler. O turna kuşları bir müzede duruyormuş.
Şimdi de İsrail’i yönetenler; Filistin’li çocuklardan, Hamide İbrahim Musabbih’i, Muhammed El Atsal’ı, Ebud’ı, Abdülsettar’ı bombalarla yakarak, parçalayarak öldürüyor. Irak'ta da Amerika yüzünden çocuklar ölüyor. Biz biliyoruz Şavez Amca. Çocuğuz ama biliyoruz. Çok üzülüyoruz.
İsrail halkından da, savaşa üzülen çokmuş. Bazı pilotlar, çocukların üzerine bomba atmayı reddediyorlarmış. İsrail’de yaşayanların bazıları, ama sayıları bayağı çokmuş, savaş olmasın diye gösteriler, yürüyüşler yapıyorlarmış. Savez Amca bizim ülkemizde de çok yürüyüş yapıldı biliyor musun? Annemle babam da gitti. İsrail’li Yonit Levy teyze, haber sunarken yapılanları eleştiriyormuş. Dünyada bazı sanatçılar, doktorlar, futbolcular da bu savaşa karşı olmuşlar. Öğretmenimiz bize bunları anlattı. O da, çok üzülüyormuş. Son zamanlarda dünyada olanlardan endişe ediyormuş ama bize çok güveniyormuş. Her insanın eşit olduğunu bilir ve barışa inanırsak, biz büyük olduğumuzda savaşlar olmazmış.
Annem; öğretmenler doğru söyle diyor.
Şavez Amca, biz öğretmenimizi çok seviyoruz. Ona çok inanıyoruz.
Ama artık dünyada, piyangoya barıştan daha çok inanıyor insanlar.
Piyangoya daha çok para harcıyorlar.
Sen barışa, piyangodan daha çok inandığın için, sana çok teşekkür ederim.
Gazze'li çocuklar için önemli bir şey yaptığın için teşekkür ederim.
Irak'da savaşa karşı çıktığın için teşekkür ederim.
Kendi ülkendeki çocukların istedikleri oyuncağı, şekerlemeyi almaları için çalıştığın için teşekkür ederim. Annelerine babalarına iş sağladığın için teşekkür ederim.
Şavez Amcacığım,
Sana çok teşekkür ederim hem de ellerinden öperim.
Ellerinden öpmek sizde yokmuş.
Biz, bazen büyüklerimizin ellerinden öpüyoruz.
Annem o eskidendi diyor ama, babaannem bunu mutlaka yazmamı, yani ellerinden öpmemi istedi.
Şavez Amca,
Mektubum kısa olduysa özür dilerim.
Bilmelisin ki, hiç bu kadar uzun bir yazı yazmamıştım.
Sana çok çok teşekkür ederim.
Ben Papatya.
Türkiye’den bir çocuk. Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
KÜRESEL KRİZE BİREYSEL ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Cuma, Aralık 5, 2008 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in
Ankara'da doğal ürünlere ulaşmakla ilgili bir yazı tasarlıyorum. Kaç zamandır kafamda.
Hatta bir kere yazdım, sonuna doğru bir elektrik kesintisi, uçtu gitti bütün çabam. Ne diyelim; "İyi ki gitmiş " diyecek durumlara geldik artık. Sorgulamıyoruz bile.
Şimdi o yazımızı aklımızda kaldığı kadar yazalım, sonrasında başka türlü, başlıkla ilgisini kurarak devam edeceğiz.
Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği'nin, başta süt, yoğurt ve diğer süt ürünleri, hem kendi mağazasında hem marketlerde ulaşılabilir durumda. Eskiden şarapları da vardı ama şimdi var mı ? Bilemiyorum. Dondurmayı sütle yapan tek yer. Onun da arazisini "rant'lamaya" çalışanlar var. Biz onları bırakıp da bize böylesi güzel mirası bırakanları sevgiyle, saygıyla yad edelim.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nin gezici satış yerleri var. Ben, eski TED Ankara Koleji'nin olduğu binadan, Çankaya Belediyesi'nce tahsis edilmiş minik dükkandan alış veriş yapıyorum. Yumurta, tereyağı, yoğurt, domates, bal kabağı herşeyi güzel. Saat 1100-1800 arası çalışıyor. Resmi tatil günleri dışında hizmet veriyor. Bazen tam saat 1100'de açamasalar da, eğer o saatte orada olamazsanız bazı ürünler bitmiş oluyor. Fiş istediğinizi bildirmeniz gerekiyor.
Buğday'ın ya da Buğday'cı arkadaşların (internetten bulursunuz) bir doğal ürün organizasyonu var Ankara'da.
Yukarı Ayrancı pazarında, bir doğal ürünler günü ayrılmış durumda. Sanırım pazar günü ama yine de sorup soruşturup öyle gitmek lazım.
Bütün semt pazarlarının girişinde çıkışında, yanında yöresinde civar köylerden gelenlerin açtığı tezgahlar oluyor. Normal düzenli bir tezgahtan çok, ağzı açık çuval veya torbalarda satış yapıyorlar. Eğer tanırsanız, geldiği kasaba ya da köyü bilirseniz öyle çok doğal ürüne ulaşabiliyorsunuz ki anlatamam. Pazara sunmadıkları ürünü size özel getirebiliyorlar.
Ankara'ya yakın olan köy ve ilçeler de yine doğal ürüne ulaşılabilecek yerler. Cumartesi pazarları Ankaralı turistler için değil de hafta ortası kendileri için açtıkları pazarlara gitmek oldukça verimli olabiliyor. Örneğin Çubuk Pazarı, hem ucuz hem çeşitli ürünleriyle bulunmaz bir olanak
Çarşambaları Adalet Bakanlığı önüne Kalecik Cezaevi işletmesi'nin ürünleri geliyor. Yumurtası ve yoğurdu çok taze, güzel. Ama her zaman bulamıyorsunuz.
Gelmek istediğim konu da bu zaten. Tüm genel af çalışması diyerek boşaltma girişimlerine karşın cezaevleri, yine kapasitesinin üzerine çıkmış. Yüz bin civarında "mahpusumuz" var. Çoğu kamu kurumunda, zamanında güzel kitaplıklar yapılmıştı. Ama kitaplıklar protokole göstermek içindir. Yoksa kitabı okuyayım derken yıpratırlar. Verilmez kimseye kitap. Siyasilerin dışında kitap okuyan var mı bilmiyorum.
Bu mapuslar cezalarını çektikten sonra dışarı çıkacaklar. Bu insanlar eskisi gibi kan davasından, arazi kavgasından gelmiyor. Ortam çok kriminal. Küresel bir suç atmosferi yaratıldı. Metropol sokakları, terör örgütlerinden çok daha fazla can yakıyor. Ve bunun nedeni insanların yoksulluk, açlık, kimsesizlik, korkusu. Herkes güvensiz, korkulu, mutsuz.
Bizim herşeye karşı olanaklarımız var. Sadece coğrafyamız, yerüstü ve yer altı kaynaklarımız değil insan kaynağımız da zengin. Biz yeter ki görelim.
Mapusa, engelliye; toplumun sırtındaki yük olarak, aylık maliyet olarak bakmayalım. Son yıllarda herşeyi ;kötü, beceriksiz, haris bir tüccar gibi parayla ölçtüğümüz için bu kapana sıkışıyoruz.
Biz bugün Kalecik Cezaevinde üretilen ürünlerden söz edebiliyoruz. Kimbilir kaç bebeğin sağlıklı büyümesine katkıları oluyor. Hepsinin ellerine sağlık.
Diğer tüm cezaevlerinde bunlar yapılabilir. Daha önceden çok daha yoğun ve yaygın yapılıyordu. Yine yapılabilir hem de en gelişmişinden.
Ekolojik tarım ve doğal ürünler konusunda cezaevleri; çalışan, iş öğrenen, bir dalın yeşermesini gün be gün an be an izleyen, çıktığında cebinde parası, kolunda altın bileziği olan insanlar için nasıl güzel bir okul olur. O zaman kim takar kaça mal oldukları.
Bir kaç gün önce; yetiştirme yurdunda büyümüş bir delikanlı kendisi gibi yetiştirme yurdunda büyümüş karısını ve iki bebeğini doğradı. Eskiden yetiştirme yurtlarında çok ciddi üretimler olurdu. Burada söylediğim çocukların çalıştırılması değil. Kimse bunu böyle anlamaya da kalkmasın. Mobilya olurdu, demircilik olurdu, matbaa olurdu. Çok başarılı olan çocuklar çıkmıştır buralardan. Buralarda ruhları da huzur bulurdu. neden terk edildiklerini unuturlardı.
Şimdi, habire okusunlar. Liseyi bitiriyorlar bitirenler. Üniversiteye giden az. 3413'den işe giren giriyor. Giremeyen? Bir de yürekte öfke, yenilmişlik.
Böyle mi olmalı. İnsan hayatı kamuya kaç paraya patlar önceliğiyle bakılırsa daha çok çocuğumuz heder olacak.
Büyük Usta Yaşar Kemal dün Cumhurbaşkanlığında ödül alırken vurguladı. Köy Enstitüleri için, "..bu gelecekteki dünyayı gerçek insanlığa kavuşturacak tek düzendir" ifadesini kullandı. Halkevlerinin elindeki binaları otel yapmak için almak yerine desteklemeliyiz, Köy Enstitülerini yeniden, heyecanla, şevkle, aşkla açmalı yaygınlaştırmalıyız. Ama başına da bir İsmail Hakkı Tonguç oturtmalıyız. Öğrencisini sınıfta haksızca azarlayan öğretmene, aynı sınıfta kalkıp öğrencisinden özür dilemeyi öğretebilen bir Tonguç Baba.
Bu yolla hâla floramızı faunamızı koruma şansımız var. Onları koruyabiliriz. Kuruyan göllerimizi kaç paraya geri alabiliriz?
Binalarla doldurup niteliğini kaybettirdiğimiz kaç arazi parçasında, tarım yapıp ürün almayı kaç paraya sağlayabiliriz.
Engelliler için de durum bu. Son, neredeyse İngiltere ile bozuşmamıza neden olabilecek engelli çocukların gizlice çekimi bir kez daha bizi asabileştirdi. Nerdeyse yaşamasınlar diyeceğiz. Sonradan iş imkanı, simit tablası felan filan zor toparlandı ortam. Onurlarıyla yapıp, kendi geçimlerini sağlayabilecek o kadar şey varken ve araştırılmazken kaç paraya mal oldukları hesaplanmıyor mu? İşte bu acizlik konusunda gerçekten diyecek bir şey bulamıyor insan.
İşte bu bakış açısı, bizde daha kalın dışarda daha ince ama bu bakış açısı, bu sistem bu düzen bir kez daha kriz yaratıp bir kez daha hesabı bize çıkarıyor.
Vallahi benim kriz için en temel küresel önerim; şu bir saatlik toplantıya jetle giden ceo'ların kıçına tekmeyi vurup gerçek patronların işin başına geçmesi. Kendileri geçseler; işçiye de köylüye de çevreye, dünyaya ne zararlar verildiğini kendi gözleriyle görecekler.
Kendi ülkemiz için ise;
Hemen ama hemen, bütün özelleştirme süreci durdurulmasını yani bu Anadolu coğrafyasında yaşayanlar olarak bizim, devlet eliyle ne kıymetli arazilerimizden ne eski, tarihi binalarımızdan ne de çalışanlarımız işinden edilmemesini öneriyorum
Devlet eliyle bu işlerin yapılması acilen bırakımasını öneriyorum.
Asgari ücretin yükseltilmesini( bölgeler için ayrı bir ücretin konuşulmasının sonlandırılmasını) ve iyi takip edilmesini öneriyorum.
Sendikalar önündeki örgütlenme engellerinin kaldırılarak, özgürlük ve onur içinde bir yaşama ve kalkınma kültürünün oluşturulmasını öneriyorum.
Acil durum dışında - ki bu karara, sosyal hizmet uzmanı eğitimi ve deneyimi gerekir - tüm sosyal yardımların durdurularak İŞSİZLİK FONU'NDA biriken paralarla hemen bugün istihdam için toplumun tüm taraflarıyla, beyin fırtınası, yarışma, şu bu neyse işte çalışmalar yaparak ve şeffaf olarak bu işi çözmeyi öneriyorum. Yoksa "Off burada da iyi para birikti, şimdi tam zamanı" deyip fonu uyduruk projelerle boşaltmayı değil
Bütçeden devasa pay alan Diyanet de dahil vatandaşın keseceği kurbanların peşine düşülüyor. En azndan kamunun bu işten çıkarak kurban paralarının istihdama yatırılabileceği bir tercihle vatandaşa gitmeyi öneriyorum. Nasıl olsa şart değilmiş.
Sahibi olduğu şirketi, bankayı, yönettiği işletmeyi, belediyeyi borç içinde bırakırken kendi serveti bir hayli büyümüş adamların maliye olarak peşine düşerim. Buradan kanıtlayıp geri aldığım her kuruşu istihdam yaratmaya harcarım.
İnsana saygılı, güvenliği ihmal etmeyen, çocukları esirgeyen, kimsenin kendini "öteki" hissetmediği bir güzel barış ortamı yaratmayı öneriyorum.
Kadınlar gelirleri olduğunda, kendilerine, çocuklarına, eşlerine, evde hasta varsa ona, yaşlı varsa ona, engelli varsa ona yani aile refahına harcıyorlar. Erkekler o kadar değil. Bu nedenle istihdamda kadınlara olanak tanınmasının önemsenmesini öneriyorum.
Önerilerim şimdilik bu kadar.
Son günlerde baktım herkes bir şeyler öneriyor, ben de kendi önerilerimi sunayım dedim.
SOSYAL HİZMET UZMANLARI NE İSTİYOR
Cuma, Ekim 17, 2008 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in
Sosyal Hizmet mesleği sosyal devletle alakalı bir şey.
Küreselleşmeyle birlikte sosyal devletten vaz geçiliyor. Ve tabii ki sosyal hizmet mesleğinden de uzmanlarında da.
Devletin doktordan, mühendisten, öğretmenden vaz geçtiği gibi vaz geçiliyor.
Devletteki çalışan sayısını azaltarak, devletteki işlevini düşürerek, etkisini sınırlayarak böylece saygınlığını tartıştırarak kamudan ve hayattan tasviye ediliyor bir meslek.
Düne kadar uzun vadeli bir oluşumun uygulamaları olarak böyleydi.
Küreselleşmenin bir özelliği olarak; planlayıcılar dışında uygulayanın da uygulananın da somut sonuçlarıyla ayrıntılarıyla farkında olmadığı bir süreç işliyordu.
Meslek örgütlerinin bile bazen kafası karışabiliyordu.
Büyük resmi bir yana bırakarak, konuya sadece bir hükümet ve seçim meselesi olarak bakmak bu sürecin en önemli yanılgılarından biriydi. Temizlik ve yemek hizmetlerinin özelleştirilmesi, kreş hizmetlerinin tasviyesi, meslek elemanları arasında sözleşmeli, sözleşmesiz ayrımı, kurum bakımından vaz geçilmemesi aksine sokak çocukları gibi yeni bir alanda bile bir kurum bakımı anlayışına gidilmesi, uyarılara karşın tabela çakmayı hizmet olarak görmekte ısrar, hizmet verilen kitlenin aktifleşerek kendi haklarını kullanabilir hale gelmesine yönelik bir çalışmanın yapılmaması bir yana, gündeme bile gelmemesi, yerel yönetimler ve diğer bakanlıklara ve buralarda çalışan sosyal hizmet uzmanlarına rehberlik eksikliği, birey ve gruplara haklar bazında taraf olmayıp, muhtaçlık açısından bakılması, liyakattan çok yönetime yakınlığın atamalarda etkili olması ile zaten süreç çok önceden başlamıştı. Yumuşak yumuşak işledi süreç. İkibinlerde biraz daha sertleşti. Yumuşak olduğunda ona uygun bir yönetim, biraz daha sert olduğunda da başka bir yönetim tercih edildi. hatta konu net olarak anlaşılmasın diye de başka gündemler dayatıldı. Toplum başka tartışmaların içine sıkıştırıldı.
Şimdi çok daha farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz.
Sosyal devletin, hiç bir sosyal sorunu kökten çözmeyen ve sisteme çok da külfeti olmayan yapısına bile tahammül edemeyen küresel güç bambaşka bir karaktere bürünmek üzere.
Liberalizm adına;
Afrika'daki açlık, susuzluk ve kabile savaşları adı altında yürütülen soykırıma üç kuruş ayıramayan bu güç,
Küresel iklim değişikliklerinin yarattığı tahribat için kılını kıpırdatmayan küresel güç,
Dünyanın her yerinde aile içi şiddete maruz kalan binlerce kadın, kız çocuğu, taciz, tecavüzü gündelik olaylar haline getiren yaygınlığa sessiz kalan bu oluşum
Evsizlik, işsizlik, zulüm korkusu nedeniyle ülkelerinden yasadışı yollarla başka ülkelere iltica etmek için kaçan insanların kamyon içlerinde havasızlıktan, kötü teknelerin batışında denizlerde her gün otuzar kırkar ölmesini görmemezlikten gelen bu yapı,
Bankaları batmasın diye dünyanın paralarını aktardı.
Sanal değerler uydurup bunlara çok yüksek fiatlar belirleyen, bir Amerikan işçisinden beş yüz kat fazla kazanan, bankaları batarken golf ya da briç oynadıkları için telefonla bile ulaşılamayan ceo'ların zararlarını, yurttaşlarının vergisinden oluşan ulusal hazineden karşıladılar.
Bu çok yeni bir oluşum.
Burada hiç de liberal olamadılar. Bırakınız batsınlar bırakınız çöksünler diyemediler.
Sermayeden yana çok çok net bir tercih yaptılar.
Sanki çok daha sert bir dalganın üzerimize doğru geldiğinin göstergesi.
Yeni ve ayrıntılarını bilemediğimiz, deneyimimizin olmadığı bir süreç.
Radikal bir şeyler var havada.
Sosyal Hizmet Uzmanları bu süreçte sermaye hareketlerini iyi izlemeli.
Koruyanların korunması ilkesini unutmamalı.
Koruyan hukukçunun, sağlıkçının, mühendisin, hemşirenin, doktorun, öğretmenin, psikologun, çocuk gelişimi uzmanının, gazetecinin korunmasını da unutmamalı
Kendi ekonomik ve sosyal haklarını iyi korumalı.
Korumak zorunda olduğu çocuk haklarını, korunmaya muhtaç çocukları, yaşlıları, engellileri, yoksulları, kadın haklarını, şiddete uğramışları, suça itilmişleri korumalı.
Bu ikisini sağlıklı bir dengede korumak için sürekli tartışmalı.
Yeni hizmet modelleri için tartışmalı.
Meslek olarak kendini koruyamazsa, korumakla yükümlü olduğu grupları koruyamayacağını bilmeli.
Onları korumazsa mesleği koruyamayacağını bilmeli
Hizmet götürülen grupların hizmetin nitelik ve niceliğinde aktif olarak katılımını sağlamalı.
Ve özellikle şu dönemde, meslek adına resmi görüşmelerde bulunan sivil kuruluş, yaz tatili için bir kamp isteyecek değil ya.
Meslek onurunu koruyan şeyler istiyor tabi ki.
Sokakta çalışan, organize suç çetelerinin elinden çocuk ve kadınları kurtarmada taraf olan meslektaşlar için silah ruhsatı değil can güvenliği istiyor
Sürgünlere dur denmesini istiyor.
Pozitif bir düzenleme ile ekonomik kayıpların giderilmesini istiyor
Başta yoksullar olmak üzere, işçiler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar engelliler için verilen hizmetin, bir lütuf değil hak olduğunun tanınmasını istiyor.
Sosyal hizmetin bir hayır işi değil bir bilim olduğunun tanınmasını istiyor
GÖZÜNÜ SEVDİĞİM RTÜK VE ÇOCUKLARIMIZIN DURUMU
Pazartesi, Mayıs 14, 2007 · Kategori: _ocuklar i_in degilse kimin i_in
Televizyonlarda çocuklar için akıllı işaretler var.
İşaretler, programın çocuklardan hangi yaş grubuna uygun olup olmadığını, şiddet ve cinsellik öğesi içerip içermediğini anlatıyor.
Buraya kadar bir sorun yok. Aksine iyi niyetli cabalar olarak bile değerlendirilebilir.
Ancak seçimlerde oldukça karmaşık bir sistem güdüyor olmalılar ki ortam karmakarışık ve bazen çok ürkütücü.
Sabah yapılan programlar var. Kadın programları var dedikodu programları var yemek programları var. Buralarda; açık açık bir intihar teşebbüsünün aşamaları, ( Tam da bu yazıyı yazdığım günün sabahında ve büyük bir televizyon kanalında ) evlilik ihanetlerinin tüm ayrıntıları, popüler kültürün yarattığı insanların en alt düzeydeki kıskançlık kavgaları, kimin kiminle hangi cinsel maceralara giriştiğinin kareleri açık ve net bir biçimde ve her gün her sabah yeniden ve yeniden tekrarlanıyor.
Bu programlar esnasında bir iki kadın hakkı nutuğu, bir iki şiddet karşıtı söylem attırılıyor. Bu attırmalar bile şiddet içeren ve düzeysiz bir söylem içerirken. Geçen hafta da biri programındaki eğiticilikten dolayı ödül ve övgü alıyor. Kimden dersiniz?
Sansürden nefret eden biri olarak söylüyorum ki, bu programlara acilen 13+ ile şiddet ve cinsellik içeren program işaretinin konması gerekiyor.
Ben bu konuda açıkça tarafım.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!