KEMAL ORHAN PAMUK BEY'İN YENİ ROMANI
Pazar, Eylül 28, 2008 · Kategori: edebiyat
"Onun sayesinde, o günlerde İstanbul'da, başı açık güzel bir kadınla gezmenin bütün zevklerini ve gerilimlerini harikulade bir eğlenceymiş gibi yaşadım. Bir hastanenin kalemine girdiğimizde, bir devlet dairesine adımımızı attığımızda, bütün başlar ona çevrilirdi..............................Avrupa filmlerinden çıkma kibar centilmen havasıyla yaklaşıp 'Bir yardımım dokunabilir mi?' diyen genç doktorlar da vardı, beni fark etmediği için şakalar, kibarlıklar yaparak Füsun'a hafifçe asılan kaşarlanmış profesörler de...Bütün bunlar, örtülü olmayan güzel bir kadınla karşılaşınca devlet dairelerinde memurlar arasında yaşanan bir anlık telaş, hatta panik duygusu yüzündendi."
Yıl 1983 yer de İstanbul.
Kemal Orhan Pamuk Bey'in son romanı, "Masumiyet Müzesi" adlı kitabın, 477 sayfasının son ve 478 sayfasının ilk paragrafı olan bir bölümden küçük bir alıntı.
Yazar; bugünlerdeki sıkıştırılmış kışkırtılmış halimizden söz etmiyor, 1930'lardan 40'lardan da söz etmiyor. 1983 yılından söz ediyor. Hiç bir şehre böyle bir yaklaşım sergilemek istemediğim için isim vermiyorum ama taşradan değil, Anadolu'nun ücra köşelerinden değil İstanbul'dan söz ediyor.
Daha çok; 1975 ile 1984 yıllarını anlatan bu romanın, başka bazı satırlarında da böyle ifadelere rastlanıyor. O yıllarda kadınların başlarının açık ya da kapalı olmasının hayatta bir anlamı yoktu ki ifadede de bir anlamı olsun. Bu nasıl bir gözlem? Bir halkın yaşadıkları bir film afişi ya da bir plak kapağı kadar önemli değil midir ki böyle yanlışlar gayet sıradanmış gibi yapılıyor? O yıllarda geleneksel ailelerde bile, yaşlılardan başka başı kapalı olan kadın pek yok.
Mısır'da bile 1975 yılından sonra kapanmanın başladığını, Nasır'ın cenazesindeki fotoğrafları örnek göstererek anlatır kadınlar.
Bu acil konudan sonra, Orhan Pamuk isminin burada, bu klavyede neden Kemal Orhan Pamuk'a dönüştürüldüğü ile ilgili bir açıklama yapmak lazım herhalde. Açıklamayı yazının sonunda yapalım.
Roman konu edindiği yıllar, Türkiye'nin, zorluk olarak, belki bugünden daha az tehlikeli, ama görünürde daha özel bir süreçten geçtiği yıllar. Sağ sol çatışması. Kemal Orhan Pamuk'un o yıllardan gördüğü bütün manzara bu, sağ sol çatışması. İnsan; ülkesinin bu çok özel dönemine bu kadar yüzeysel bakarak, nasıl Kürt soruna, Ermeni meselesi konularına içerden ve derinden bakabilir ki?
Yazar romanda gerçekten bekaret konusunu sık sık dile getirmiş. Tartışmış mı ? Hayır. Kitabın bekaretle bir ilgisi yok. Bunu konuşabilmek için bu toplumu iyi tanımak gerekiyor. Uzak akraba kızlarının sorunları olarak baktığımızda, Sibel ile Nurcihan'ı hiç bir zarara uğramadan çekip alıveriyoruz. Onlar bizim sınıfımızdan çünkü. Füsun bile öyle. Bizim sınıfımızdan biri, ona aşık oldu çünkü.
Geçmiş zaman nostaljileri.
Bat dünya bat. Öldüğünle kalıyorsun Güldünya, öl.
Aşkın romanı olsaydı keşke.
Ya da masumiyetin.
".....Masumiyetse her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır" diyor Clarissa P. Estes, "Kurtlarla Koşan Kadınlar" adlı kitabının 171. sayfasında. 172 ve 173'te ise daha açıklayıcı tanımları var masumiyetin. "Yalnızca başkalarına ya da kendine zarar vermekten kaçınmaya dair bir tutum değil, kendini ( ve başkalarını ) onarma ve yeniden kurma yeteneği olarak da değerlendirilir." Buradaki masumiyette bilme, farkında olma, idrak etme var. Romanın kahramanı Kemal'de, o bilmeyi çok göremiyoruz. Aksine hayatının kontrolünü kaçırmış bir adamın sürüklenişi. Füsun ya da romanın iddia ettiği gibi büyük bir aşk olmasa da, sürüklenecek bir adammış gibi Kemal. Bir çoğu gibi kadınlardan biri evde biri garsoniyerde biri burada olsun diyen adamlardan biri. Plan bozulunca iş değişiyor.
Neyse, gelelim Kemal Orhan Pamuk meselesine. Romanda iddia edilen büyük aşkı için; 5723 müze gezen Kemal Bey, o büyük büyük aşk için roman yazmayı da öğrenirdi, yazardı da. Ama o zaman roman tümüyle Orhan Pamuk'un sırtına binerdi. Orhan Pamuk, Kemal ile kendini ayırmak istiyor sanki. Çünkü Kemal'in aşkına inanmıyor gibi. Bugünün koşullarında çaresiz kalmış bir sınıfın can sıkıntısı ve hayata umtsuzca anlam katma çabasını zavallı buluyor olabilir. Bu zavallılığı, aşk adıyla kutsayarak kurtarmak istiyor ama olamadığını da başta kendisi görüyor. hataları Kemal'e pas etmek için kendini "romancı " olarak ayırmay çok özen gösteriyor. Ama olmuyor. Bunu yapmaya çalışırken, Kafka romanlarındaki gibi giderek Kemal'e dönüşüyor. Kemal Orhan Pamuk adlı bir yazarla karşılaşıyoruz
YENİ EDEBİYAT YENİ EDEBİYATÇILAR
Cuma, Eylül 5, 2008 · Kategori: edebiyat
Edebiyat; içimizdeki çocuğun çoşan, taşan şarkıları değil midir? Ne başı vardır ne sonu. Ne mantıklı bir sözü vardır ne izlenebilir bir ritmi. Yine de alır götürür insanı. İşinden gücünden eder, avare eder, deli eder, divane eder. Durduk yerde yoldan çıkarıp gülümsetir, neşelendirir. İnsanı insan eder.
Edebiyat içimizdeki yaşlı ve bilge insanın anlattıkları değil midir? En derin sesimizle kendimize anlattığımız büyülü ve bir o kadar gerçek masallar. Gökyüzünden üç elma düşer, Nuh tufanı sürükler, Kabil Habil'i öldürür, Ferhat dağları deler, Spartaküs kazığa geçirilir.
Edebiyat; içimizdeki kadının doğum çığlığıdır. Hayatın doğuşudur. Yoğun ve uzun bir sancıyla ama özlemle, aşkla, umutla beklenen bir hayatın doğuşunun çığlığı.
Ve edebiyat; içimizdeki eril güçtür. Hayatı oluşturan güç. O gücün verdiği güven. O güvenin tok sesi.
Son günlerde; edebiyattaki genç adamların alttan alta, derinden derine açtıkları bir tartışmanın bir yanında da “Medium is the message” - benim gibi İngilizce bilmeyenler için anlamı;"Medyum (ortam) mesajı belirler" -tümcesinden hareketle, eserin okuyucuyla buluşma yöntemleri ve bu yöntemlerin nasıl olması gerektiği, oluşturuyor.
Tüm derdi edebiyat olan bir yayım anlayışı artık pek yok. Herkes bir parça piyasayı kollamak zorunda. Edebiyatı kollar gibi olanlar da, öyle bağımsız yapılar değil, bir sermayedar, bir gazete, bir görüşle bağlantılı. Sadece edebiyat kaygısıyla hareket edebilecek yapılar çoktan dağıldı. Meydan da medyum da burası. Deniz çoktan bitti.
Bulaşanlar açısından çok muhafazakar olmaya ve boş yere onları eleştirmeye gerek yok ama bulaşan da pişman bulaşmayan da. Medyum hayli karışık.
Peki, bu genç adamlar seslerini nasıl duyuracaklar?
Ben üründen çok eser demeyi tercih ederek, eserlerini nasıl sergileyebileceklerini merak ediyorum.
Edebiyat adına da, genç insanlar adına da merak içindeyim.
Hangi koşullarda, ortam mesajı belirler?
Çoğunlukla ortam mesajı belirliyor, doğru. Ama her zaman mı? Her zaman mı?
Bundan beş on yıl önce şiirleri, öyküleri, romanı olan bir genç insan için; ülkemizde saygın bir yayınevinden bir kitap çıkarmak ve bunu saygın gazete eklerinden duyurmak yeterliydi.
Ama altmış yıl önce, Sovyet Rusya'da Yevgeni Yevtuşenko için bir milyon insana açık havada şiir okumaktı. Belki Şehrazat için hayatını koruma amaçlı her gece bir masal uydurmaktı. Bir dengbej'in bugün bile insanlık kadar eski söylenceler unutulmasın diye köy köy dolaşıp anlatmaktır.
Son dönemin çok satan çok önemli yazarlarına bakın. Dillerine, kurgularına, konularına, işleyişlerine bakın. hangi sesi duyuyoruz? hangi çığlığı?
Belki de medyum artık; kitap, dergi, gazete ve gazete eki değildir. Başka bir şeydir. Onu görecek genç adamlar ve genç kadınları beklemektedir. Onu oluşturacak inatçı, ısrarlı, asi genç kadınlarla genç adamları beklemektedir. İçindeki şarkıları, masalları, doğum çığlığını ve gücü susturmayan aksine bağıra cağıra söyleyen gençlere gereksinimi vardır belki.
Belki medyumu belirleyecek gençlere medyumu belirleyecek mesajlara gereksinim vardır bu zamanın.
Edebiyatın ne olduğunu, hayatla derdinin ne olduğunu bir kez daha tanımlamaya gerek vardır belki. Belki mesaja dönüp bakmaya gerek vardır.
Bazen zamanı dinlemek, geldiğini görmek vardır.