İNSANLIK TÜRKÜLERİ VE BİR CÜMBÜŞÜN TELLERİNDE KARDEŞ OLABİLMEK

Çarşamba, August 19, 2009 · Kategori: hayat

       

Eskiden bizler için çok önemliydi vasiyet.
Hele malla mülkle bir alakası yoksa çok çok önemliydi.
İdam mahkumunun son arzusu gibi bir şey. Yapmasan olmaz. Bir başkasının ruhunu incittiğin için senin ruhun da sonsuza dek azapta kalır. Bu nedenle bir vasiyeti yerine getirmek, bir emaneti korumak için yıllarını hatta ömürlerini harcamış insanların öyküleri anlatılırdı çocuklara. Oğlanlar öyle olsun, kızlar öyle adamları beğenip varsın diye.

Biz belki; damlara serili yataklarımızda yıldızları seyrederken, anne babadan çok nene ve dedelerimizin uyumamızı sabırla beklerken anlattığı bu tür öyküleri dinlemiş olan son kuşağız. Eski insanlığı bilen son kuşak.

Cumhurbaşkanı da başbakan da, kararda imzası, yetkisi olan tüm bürokratlar da -kimi hiç yer yatağını görmemişse da- bu kuşaktan. Son kuşak.

Sonra dedeler neneler gitti, masallarla türküler gitti, hayatımızdaki değerler gitti başka değerler geldi. Kendimizi, hangi konumda olursak olalım kifayetsiz ve kuvvetsiz yapan bir hayat geldi. Kendimizi, "başarı" diye bir kavramla kandırabilmek geldi. Kibir geldi. Pek bir modern olduk sandık. Hayatımızdan aşk gitti, ilişkiler geldi. Dağınık bahçelerimiz gitti, bağlarımız gitti, anasının nikahına labratuvarda üretilmiş üç beş domates geldi. Çocuklarımızın oyun alanı olan mahalleler, sokaklar gitti. Daracık odalar bilgisayarlar geldi. Neyse uzatmayalım. Ama bir şeyler çok radikal ve çok hızlı değişti. Son kuşlar gibi eskiyi bilen ve hatırlayabilen son kuşak olarak kalacağız.

Eskiden yaz akşamları sokaklarımızda, tarlalarda, harman kaldırmalarda, düğünlerde, kına gecelerinde, kısır düğün denen genç erkeklerin eğlencelerinde dinleyebildiğimiz müzik, şimdilerde üç beş çok değerli insanın dilinde yada içinde, derinlerde.

Aram Dikran Usta bunlardan biriymiş. Ne yazık ki çok geç keşfettim.
O, Ortadoğu'nun, Mezapotamya'nın, insanlığın şarkılarını söylemiş.
Hangi dillerde söylerse söylensin, söylenen insanlığın şarkılarıysa, buralarda birbirimizi anlarız biz.
Çünkü bu coğrafyada şarkılar dil kadar gönülle söylenir. Hüzünle, coşkuyla, hasretle, umutla, kırıklıkla, acının ve insanın hayatın adaletsizliği karşısındaki çaresizliğinin bilgeliğiyle söylenir.

İnsan bu gönül dilini nece olsa anlar. Kazım'ın Hemşince söylediği türküler gibi, Feyruz'un Arapça söylediği türküler gibi. 

Kim hangi türküyü beğenirse hangi dilden olursa olsun, alır kendi dilinde söyler. Kimse ses çıkarmaz. O türküler o koca coğrafyanın türküleri olur. Ortak türküler olur.

Aram Dikran'ın türküleri böylesine geniş bir coğrafyanın müziğidir. Kimseye yabancı gelmez.

Ama o bu topraklara yabancı ilan edildi.

Yetmiş yaşlarında yaptığı vasiyeti tutulmadı. 

"Acıları unut. Unutmazsak kardeşlik mümkün olmaz" diyen  bir gönül adamının vasiyeti tutulmadı.

Eyvah eskiyi bilen son kuşağa, eyvah ruhlarımıza.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BEDAVAYA BERHAVA BİR YAŞAM

Cuma, Haziran 24, 2009 · Kategori: hayat

Özellikle seçimlerden sonra bu “sosyal yardım” işi, bu toplumda yaygın tartışılmaya başladı.

 

Bizde genellikle öyledir. Önce bir iki gazeteci bir konuyu ciddi bir açılım olsun diye gündeme getirir. Sonra televizyon kanallarının birinde konuya değinilir. Eğer tutarsa, bayağı çok sayıda bir kanal işe el uzatır. Ama biz en çok; kahvelerde, spor salonlarında, yemekhanelerde, bürolarda, taksilerde, otobüslerde, dolmuşlarda, duraklarda konuşup tartışırız. Yaygın tartışma dediğim bu.

 

Bu sosyal yardım paketleri şu son aylarda gündemimizde gerçekten öne çıktı.

Bazı yardım kuruluşlarının üzerindeki şaibe, ekonomik krizin yarattığı kişisel tedirginlik, yeşil kart ve yardımlarla ilgili bazı istismarların olması hatta daha açık belirtelim insanların seçimlerde manipule edilmesi inancı, toplumda sosyal yardımlara ilişkin negatif bir algı oluşturdu.

Neredeyse tümüyle kaldırılsa hatta yasaklansa memnun olacağız.

Alanların hepsi tembel, ahlaksız, sömürücü ve bedavacı.

Çoğu yoksul bile değil.

Belki biz ya da bizim tanıdığımız a ailesi, b kişisi onlardan daha kötü durumda.

Ama onlar bedavacı ve arsız olduklarından kabul ediyorlar bu yardımları. Hem de bizden kesilen paylarla.

 

Yoksullukla ilgili bilinen iki tanım verelim.

a-Mutlak yoksulluk; temel ihtiyaçların yeterince karşılanmaması. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim haklarını kullanamama

b- Görece yoksulluk; toplumda bir grubun diğerine göre olanaklara ulaşma şansı azlığı. Bir anlamda sınıfsal yoksulluk.

Sosyal yardımlarda sınıfsal yoksulluğa bakmıyorlar. O bir sistem meselesi. Ama diğerine bakıyorlar.

 

Öyle çok temel ihtiyacı karşılanamayan insan var ki. Sosyal yardım verilen her ailenin, yoksul olduğunu kanıtlama olanağı tanıyor bu yardımı yapanlara. “Diğerlerine neden vermedin?”. “Olanağım yoktu efendim. Bütçemizi artırın hepsine verelim. Bakın ne çok iyilik yapmış olacaksınız.”

 

Belki iş böyle yürüdüğü için de tepkiyi duyuyor insanlar.

 

Gerçek yoksula, önceliği olana, gelişebilene, balık tutmayı öğrenene kadar olana gibi ölçütler yok. Sadece dağıtılan sosyal yardım var.

 

Bu nedenle gerçekten gereksinimi olana bile bedavacı gözüyle bakan büyük bir kitle var oldu. Yardım alan herkesi aşağılamak ihtiyacı hissediyoruz toplum olarak. Kızgınız çok. Merhameti unutacak kadar, vicdanımızı duymayacak kadar kızgınız.

 

Sosyal yardımdaki bedavacılığa çok kızıyoruz da hayatın toplamında yapılan bedavacılığı sorgulamıyoruz.

 

Adamlar on sayfalık gazeteyi, beşer sayfadan iki gazete gibi gösterip birini bedava veriyormuş gibi yapıyor. Bu bedavaya bayılıyoruz.

 

Pahalıya sattıkları milyonlarca şişe gazlı içeceğin kapaklarından bir bedava şişe kazanacağız diye ne tür taktikler geliştiriyoruz.

 

Kontör aldıkça bedava kontör, bedava sms bedava konuşma alıyoruz.

 

Benzin çok çok pahalı ama benzinin yanında verdikleri uyduruk bardak çanak bedava

Süt konmadan yapılan dondurmalardan bir alana beş bedavayı bedava sanıyoruz.

 

Propogandistlerin belki yeni kullandıkları isimle reprezantabllerin beş yıldızlı otel hediyelerini çok doğal kabul ediyoruz. Hem de kimler olarak kabul ediyoruz.

 

Şu kadarlık alış veriş edene iPod, bu kadarlık alış veriş edene laptop bedava ama okullar artık ücretli. Süt çocuklar için bile ücretsiz değil.

 

Ev alana araba bedava ama su cidden çok pahalı.

 

Nakit paralar, hediye çekleri, uçak biletleri, hep hep bonus ama ekmek bedava değil. Şehir içi ulaşım çok pahalı. Büyük şehirlerde insanlar işe, çocuklar uzak okullara yürüyerek gitmek zorunda kalıyorlar. 
 
İnternet ise başka bir alem; oyunlar, domainler, hostingler, videolar, programlar, yazılımlar, ilanlar, şarkı indirmeler bedava ama müzeler, kitaplıklar ücretsiz değil.
 
Arkadaşlık sayfaları arkadaş bedava ama saygı sevgi bedava değil. Güven hiç değil. 
 
Yurdumda bir hazır çorba firması; çekilişle gıda paketi dağıtmaya başladı. Alanlar katılmayalım dememişler. Firma tüm yasal gerekliliklere uymuş yedekleri bile belirlemiş noter huzurunda. İşte gelinen son nokta bu.
 
Bu bedavalardan olsa olsa berhava bir yaşam oluşturur insan.
 
Ve kötü yanı bu bedavalardan, başka bir yoksulluk algısı çıkacak ortaya. 
Orta ve üst orta sınıfın bilinçsel yoksullaştırılması gibi bir şey.
Belki konmuş bir ismi vardır. Yoksa bile, bir isim koymaya, bir tanım yapmaya korkuyorum.
 
Yakında uzaylılar gelip hepimize bedavacı derlerse şaşırmayalım.
 
Aslında Orhan Veli çok önceden söylemişti.
“Bedava yaşıyoruz bedava”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

VİCDAN, NEFRET VE HOMOFOBİ

Cuma, Haziran 17, 2009 · Kategori: hayat

Mahsun Kırmızıgül ikinci filmi olan, “Güneşi Gördüm”’ü yazdı, yönetti ve film 15 Nisan’da vizyona girdi.

 

Film tanınmış, başarılı, oldukça saygın oyuncularından çok, bir Mahsun Kırmızıgül filmi olarak algılandı. Bir film; başarısı ve inandırıcılığında oyuncuların büyük katkısı olmasına karşın yönetmeni ile anılıyorsa o film doğru yerde duruyor derler. Çoğu eleştirmen ve sinema düşkünü köşe yazarı; bu filmden, “Mahsun’un”  filmi “şöyleydi”, “böyleydi” gibi, ama çoğunlukla olumlu ifadelerle söz ettiler. O zaman anladım ki Mahsun Kırmızıgül bir yönetmen olarak kendini kanıtlamış.

 

Kırmızıgül filmde; bir bölgenin sorununu, geniş bir aile üzerinden ve on- on beş karakteristik konuyla olayı vurgulayarak vermiş. Konuları anlatımı, aktarımı dramatik klişelerden oluşuyor. Neredeyse dramatik klişelerden oluşan bir olaylar zinciri çerçevesinde izliyoruz filmi. Çokca duygusal ve çocuksu.

 

Ancak öyle bir yanı var ki filmin, işte o yan, Mahsun Kırmızıgül’ü ciddi bir yönetmen yapıyor. Konunun tümüne olan; “cesur ve insancıl yaklaşımı”.

 

Herkesin akıl verdiği, kendi çevresindeki sorunları anlamaz ve çözemezken başkalarına “ağabeylik” tasladığı, rol biçmeye giriştiği bu süreçte; “radikal ve humanist” bir yaklaşım sergiliyor. Bu yaklaşımı onu, “Bir Aydıncık Havası”  çaresizliğinden kurtarıp umut veren, izlenmesi gereken, söyleyecek sözü olan bir adam haline getiriyor. Mahsun Kırmızıgül tüm etkilenen taraflarıyla, evrensel bir insanlık meselesi anlatıyor.

 

Şimdi biz de, yukarıdan bakmak için değil ama anlattığı insanlık meselelerine yakınlıktan ve içtenlikten, soyadını değil de ön adını kullanarak onunla girelim  meseleye. Mahsun’un ; “Güneşi Gördüm” filminde işlediği konulardan biri de ailenin genç erkek evlatlarından birinin cinsel yönelim farklılığı.

 

Erkek kardeşlerden biri, içindeki önlenemez eğilimin peşinden gidiyor, küçük ağabey de onun. Klasik bir memleket tablosu. Ve büyük ağabeyin tüm engellemelerine karşın tercihini yaşamak isteyen küçük kardeş, cesurca ve küçük ağabeyini anlayarak,  anlayıp bağışlayarak kurşunlarının önüne atıyor kendini

 

Sahne belki biraz acemi, belki istenen olgunlukta değil ama izleyenleri kalplerinden yakalıyor. İnsan olduğumuzu hatırlatmayla başlıyor.

 

Mahsun; böylesi simgeleşmiş, siyasileşmiş, kemikleşmiş bir yaşanmışlıkta bile, bu toz duman bu kan ve göz yaşı arasında cesurca yürüyüp, paradigmaları yıkarak ve kalbimizin en insan yanına ulaşmak için ter ve emek dökerek, büyük şehirlerde en yakınımızdaki cinayetlerden habersiz yaşadığımızı hatırlatıyor .

 

Bu cinayetlerin bir iki değil, on, yirmi, kırk, elli vaka olduğunu, bu cinayetleri güney ya da doğuya batı ya da kuzeye ihale edilerek sıyrılabilecek bir durum olmadığını, nefretin ve vicdanın evrenselliği üzerinden hatırlatıyor. 

 

Hiçbir şeyin algılandığı kadar uzak olmadığını hatırlatıyor. 

 

Hangi konuya bakılırsa bakılsın hangi kavramla bakılırsa bakılsın “önce insan”, “önce hayat “ demeyi hatırlatıyor

 

Herkesin bu filme gitmesini beklemek hayal, televizyonlarda sansürsüz yayımlanmasını beklemek de . Ama bu homofobik cinayetlerde de, bir insani yaklaşım arayanlar için bir küçük yol bu film. Bir umut.

 

Aslında kendilerine öfkeli adamların eşcinsel, travesti, transseksüel insanlara büyük bir nefretle saldırmalarını görmemenin duymamanın bilmemenin kalplerimizi kirlettiğini daha ne kadar görmezden geleceğiz.

 

Çocuklara, yaşlılara, dok işçilerine, gecekondulara, çırak gençlere, okumuş, kariyer sahibi bile olsalar kadınlara yapılanları duymamanın ruhumuzda yarattığı tahribatı daha ne kadar görmezden geleceğiz.

 

Toplumlar bazı zamanlar çok kanarlar.

 

Korkarlar ve kanarlar. İşte bu yüzden de vicdanlarını sustururlar.

 

Böyle zamanlarda gelirlerimizden ayrılan paylarla görevlendirilmiş insanların duruşu bir toplumu ya var ya yok eder.

Onların, her türlü cinayete seyirci kalması değil cinayetlerin olmamasını sağlaması gerekir.

 

Kendisine fuhuştan başka seçenek bırakılmayan insancıkların ölümüne seyirci kalmak bir toplumu bir dünyayı daha ahlaklı kılmıyor aksine onursuz yapıyor.

Arada bir aynaya baksak....


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BAŞAK, MÜNEVVER, R.A.

Çarşamba, Mayıse 17, 2009 · Kategori: hayat

 VE DİĞERLERİ
          DİĞERLERİ
                  HEPİMİZ
Bundan bir on yıl kadar önce, doğuda inanılmaz bir intihar salgını başlamıştı. İntiharların bir kısmının aile içi infaz olduğu anlaşıldı. Ama biz hepsinin öyle olduğunu varsaydık. Biraz eğitime ağırlık veren kampanyalar düzenleyerek biraz da belli bir etnik kökene yıktığımız töre üzerine giderek konuyu çözmüş olduğumuzu ya da çözüme doğru ciddi ağırlıkta adım attığımıza inanıp rahatlamıştık.

Artık intiharlar o kadar da yer bulmaz olmuştu medyamızda. Olanlarla da biz ilgilenmedik.

Şimdi acayip ve hiç anlayamadığımız bir şiddetle karşı karşıyayız. Mardin'de düğün evi basılıp çoluk çocuk demeden insanlar öldürülüyor. Hem de akrabaları tarafından. Hem de aralarında yaşı on beş bile olmayan bir zanlının bulunduğu akrabalar tarafından. Çocuğun; "Tam on beş kişi öldürdüm" dediği iddia ediliyor. Sanki kovboyculuk ya da bilgisayar oyunu oynuyor. Ona göre şimdilik öyle. Umarım o değildir ama eğer o ise ve o sahneler ardarda yıllarca rüyalarını delik deşik ettiğinde, uykuları kanadığında ......... Düşünmek bile istemiyorum

11 yaşındaki R.A annesini öldürüyor.
Dün Yıldırım Türker'in "Ana Katili Kızlar" adlı yazısını okurken anımsadım , Başak'da öldürmüştü.
Öyle farklı ki öyküleri ve öylesine yakın ki. Kimse kendini bu işlerden muaf hissetmesin.

Doğuda seri intiharlar olduğunda batıda, özellikle İstanbul'da üst ekonomik düzeydeki ailelerin kız çocuklarında da intiharlar oldu. Kimse fark etmedi. Kimse kondurmadı.

Hayat üzerinde sınıfsal bir baskı da olsa kendi akışını engelletmiyor kimseye.
Her toplumda "bileşik kaplar" gibi  bir dengeleme sistemi var gibi. Kimsecikler bunu hak etmiyor. Ama bu dengeleme sistemini unutmamalı

Eğer komşu ülkede savaş varsa sizin ülkenizde tecavüzler, intiharlar, dayak artıyor.

Bir kız çocuğu neden annesini öldürür.
Hani çocuk, bir yerden çok kötülük görüp de annesinden defalarca yardım ister ama bu yardımı bulamaz, onun için mi öldürür?
Yoksa gerçekten annesi mi çok kötü davranmıştır?

Çocuklarımıza aile de dahil hayatın bir çok alanında çok da iyi davranıldığını söyleyemiyoruz. Çoğunun yüzünde, o küçücük yaşlarında beş parmak hüznünü görmek mümkün.

Ama çocuklar en çok çığlıkları annelerince duyulmadığında kırılıyorlar. Bunun sınıfı, töresi, etnik kökeni yok.

Belki biri de annesi niyetine kıydı Münevver'e.


Çocuklarımızı koruyacağımıza, kanla, cinnetle, cinayetle , tacizle, tecavüzle tanıştırıyoruz sürekli.

Şen kahkahaları, cıvıldaşmaları, şarkıları, oyunları unutuyor çocuklarımız.

Onlara karşı işlediğimiz suçlar bir yana bir de onları, yok baklava çaldı yok taş attı gibi olumsuzluklara sürükleyip ağır ağır cezalar öngörüyoruz. Ama bir grup çocuğa da ağlarmış gibi yapıyoruz.



Cemal Süreya bir şiirinde; "Yurdumsun ey uçurum " diyordu.

Yurdumsun.
Uçurumumsun.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ALLAHIN SOPASI VARMIŞ

Cuma, Nisan 15, 2009 · Kategori: hayat

“kan kırmızı gözlerim. kesmece

önce ellerim ıslanır. her seferinde”

 

 

Ne kaderdir ki; – bir de sosyolojiye dayandırmaya çalışarak- “töre cinayetleri bir kürt meselesidir”  söylemleri,  bugün (15 mayıs 09) kendi gazetelerinin internet sitesinde de yayımlanan bir haberle yerle bir edildi.

 

“Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin İstanbul’da düzenlediği Kadın ve Erkek Eşitliği Komisyonu Toplantısı’nda konuşan Raportör John Austin, "Namus cinayetleri sadece Türkiye’nin sorunu değil. Benim ülkem İngiltere ile Almanya ve Belçika’da da namus cinayetleri var. Bu sorun dünyanın sorunu" diye konuştu.”  

 

Aynı habere göre; 2006’dan bu yana hem Türkiye’de hem de tüm dünyada namus cinayetleri artıyormuş.

 

İşin kötü yanı bu; konuyu takip edenler için hiç de yeni bir haber değil. Bırakın gazeteci olmayı normal, dikkatli bir gazete okuru bile bu tablodan haberdar.

 

Peki bu gazeteci, liberal, köşe yazarı, genel yayın yönetmeni ağabeylerimiz bunu bilmeyecek kadar kendi gazetelerini bile okumazlar mı?

Yoksa başka bir şey mi var? Biz zavallı sıradan insanların anlayamadığı?

İşte bir örnek daha. Uçan Süpürge kaynaklı bir haber. Geçen yıla ait.

 

İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu 5. toplantısına katılan Avrupa Feminist Kadın İnisiyatifinin İsveç temsilcisi Maria Hagberg Geçmişte kaydedilen ilerlemelerin “tehdit altında olduğunu” ve kadına yönelik şiddetin İsveç toplumda da arttığını ifade etti. Hagberg, 5 yıl önce İsveç’te kadına karşı 20 bin şiddet vakasına rastlandığına, bugünse bu sayının 30 binleri bulduğuna dikkati çekti.

 

N’olacak?

Şimdi Avrupa’lılara da mı Kürt diyeceğiz? Yoksa özür mü dileyeceğiz?

Sadece Ruşen Çakır’dan değil, sosyolojiden de , anne babaları öldürülen Mardin’li çocuklardan da. 

 

Ne zaman karar verdiniz, hangi delile dayandınız da – daha kimse çözememişken- buradaki olayın töre cinayeti olduğuna karar verdiniz?

Kiminle alıp veremediğiniz var da üzerinden bu kadar zaman geçmişken etnik yapıyı işin içine kattınız?

Tecavüz mağdurlarının fotoğrafını, tüm uyarılara ve yasaklara karşın kimliği belli olacak şekilde basanların etnik kökeni ne?

Yoksa sizin de mi meseleniz oldu namus cinayetleri. Kendisini koruyamayan kadınlar kahrolsun. Kızını kontrol etmeyen anne ve babalar kahrolsun. Öyle mi?

 

Yok. Bu kadar da değil.

Ama böyle toplumdan uzak, insandan uzak da gazetecilik yapılamaz ki kardeşim.

O köyden bir adam çıkmış sesini duyurmaya çalışıp çabalıyor; ”Ne pkk ne hizbullah ne töre ne korucu”.

 

Başka bir şey var.

Başka bir şey var.

 

Belki hepsinden bir parça var ama bu başka bir şey .

Şiddetin yarattığı yeni bir şiddet türü mü?

İnsanı insanlıktan çıkaran bir toplu delirme hali.

 

Bilmiyoruz.

Bilmeyince susmak ayıp değildir.

Kanı ve ölümü görmüş çocuklardan utanmaz insan o zaman



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AVRUPA BİRLİĞİ HAYATI KAPİTALİZE EDİYOR

Cumartesi, Ocak 3, 2009 · Kategori: hayat

Bu Avrupa Birliği batacak.
Özellikle küresel kriz sürecinde, ciddi ciddi sinyalini verdi ki, bu mantıkla devam ederse, burnu büyük birlikleri, hüsranla bitecek bir sürecin sonlarına yakın bir yerde.
Batmaktan; yok olacak, bitecek, mahvolacak değil de sûkutu hayale uğrayacak ve anlayışını değiştirmek zorunda kalacağını kast ediyorum.
Özellikle Avrupalı liberal aydınlarla, çevre ülkelerdeki liberal aydınlar için kabus gibi bir şey.
Zavallılar, büyük bir kabusu zaten yaşıyorlar.
Dünyada liberalizm diye bir şey yokmuş.
Onlar da, keşke birer yalan olsalarmış.
Küresel krizde, hiç de liberal davranamayıp, panikle bankaları, şirketleri kurtarmaya koşan  kapitalist yönetimler, ne yapılırsa yapılsın zararı önleyemeyecekler.
Kapitalizm eriyen kutup buzulları gibi. "Alma mazlumun ahını" derler adama. Bunlar buzullar kadar sessiz değiller ama. Hemen kızışıp, köpürüyorlar. Kendini tehlike de gördü mü ne yapacak? Al sana orantısız güç, al sana silah, al sana savaş, al sana operasyon. Artık yönetimlerden, maskesini bile zor görürler liberalliğin.

Söylemedi demeyin, bu Avrupa Birliği batacak.
Çünkü hayatı "kapitalize" ediyor.
Çünkü bilerek ya da bilmeyerek, ama böyle yaparak, birlik halklarını kapitalizmin krizinin kollarına itiyor.
Çevre ülkeler, komşu ülkeler gibi, birlik içine almaya hazırlandığı için kriterlerini dayattığı ülkelerin halklarını da.
Burada, ülkelerini yönetemeyip bir umut, birliğe kulak veren yönetimleri yanıltıyor, bocalatıyor, iyice şaşırtıyor. Birliğin istediği bir şeyleri yapabilirlerse, başarılı olacaklarını sanıyorlar. Hem yönetim erklerini ve iradesini ellerinden çıkarıyorlar hem de uyguladıklarıyla ülkelerini iyice çıkmaza sokuyorlar.

Avrupa Birliği, hayatı kapitalize ediyor.
Hayatı; marketlerdeki ürünlerin sergilenmesinde olduğu gibi, bir ticari pazaralama yapılır gibi, kategori yönetimi şeklinde yönetmeye çalışıyor.
İnsanları, insanların cinsiyetlerini, yaş gruplarını, etnik kökenlerini, inançlarını, çevreyi raflardaki ürünler olarak algılıyor ve öyle algılamamızı istiyor.
Bazı ortak özellikleri bir araya getirip ambalajlıyor, etiketliyor. Bunu yaparken diğer ortaklıklarından koparıyor. En önemlisi bütünden koparıyor.
Küreselleşme nedeni ile zaten "kışkırmış" olan mikro milliyetçiliği, şovenizmi destekleyecek bir ortam yaratıyor. 
Haklardan konuşulup,  hep bir diğerinin aleyhine işleyen çıkarlar etrafında toplanıyor insanlar.
Son günlerde televizyon kanallarını ve internet sitelerini, raflar ve ürünler olarak kabul edenler beni anlayacaklardır.
Oysa hayat böyle bir şey değil ki?
En azından ve çok şükür ki, bir market değil daha.
Al sana kardeşim, bir raf, bir web sitesi, bir televizyon kanalı, güle güle kullan.
Bir pazarlama stratejisi gibi, hayatta hiç karşılığı olmamasına karşın, bazı ürünleri getirip getirip bazılarının gözüne sokuyor.
Bazı ürünlerin hiç hak etmemesine karşın hedef olmasına, afaroz edilmesine raflardan indirilmesine ve saldırıya uğramasına neden oluyor.

Gerek Avrupa Birliği'nin gerek birliği takip eden yönetimlerin; hayatı, kapitalize etmeye uğraşmasının ve kategorize edip yönetmeye çalışmasının, bireylerde başka bir zararı daha ortaya çıkarıyor. Bireyin hayatı bütünsel algılayışını parçalıyor. Kendi hayatını da dünyadaki hayatı da; parça parça, tek tek birbiriyle ilişkisi olmayan yaşantılar olarak algılamasına neden oluyor. Çevreyi ayrı, kadına yönelik şiddeti ayrı, savaşı ayrı, çocuklara yapılanları ayrı algılıyor. kendi hayatında da öyle. Hangi sınıftan geldiği, aşkı, geleceği, yaptıkları ayrı ayrı algılanıyor.
Bireyi kendinden ve dünyadan koparıyor, uzaklaştırıyor.
Bireyin burada uyanık olması lazım.
Kendini ve hayatı koruyabilmek için bunu yapması lazım.
Özgürlük taleplerini, "liberal kekler" gibi başkalarına, özellikle Avrupa Birliğine ihale etmemesi lazım.
Bu Avrupa Birliği batacak.
Çünkü, bu muhteşem hayatı kapitalize etmeye çalışıyor.
Enternasyonal kardeşlik gibi değil onun birliği.
Onun birliği barışı çağrıştırmıyor.
Onun da bu kafadan vaz geçmesi lazım.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BİZE YAR OLMAYAN DEVR-İ DEVRANIN İZZET-İ İKRAMIDIR

Pazartesi, Kasım 1, 2008 · Kategori: hayat

Üstad,
Yukarılardan görüyorsunuzdur.
Mısranızı bir parça değiştirdim.
Affola.

 ÜŞÜME KORKUSU
"Yoksulluk, sadece yiyecek ekmek bulamamak değildir."" der Rahibe Teresa
"Onun da ötesinde, insanın saygınlığına duyulan büyük bir açlıktır.
Sevmeye ve başkaları için önem taşıyan birisi olmaya gereksinim duyarız." der.
 
Doğrudur;

Yoksulluk insanların aç kalması değildir sadece.

Sadece konut, sağlık, eğitim hizmetlerine ulaşamamaları da değildir.

Yoksulluk; korkudur, utançtır, hayal kırıklığı ve umutsuzluktur.

Ama en önemlisi, yoksulluk insanların en insanca olan yanını, “yapabilme” yi,  “yapabilme erki”ni elinden alan, sefil ve vicdansız bir şiddet uygulamasıdır.

İnsan son yıllarda olanlara bakınca, yoksulluğun bilinçli ve sistemli bir şiddet uygulaması olduğunu düşünüyor. 

Yoksulluk; koca bir ömrün, kuyruklarda heba olmasıdır.
Tüm sosyal ortamlarda itilip kakılmaktır.
Hiç fırsatının olmamasıdır. Şansının hiç gülmemesidir.
Yalvarıp yalvarıp tanrıdan yanıt alamamaktır.
Düşünüp taşınıp ne yapacağını bulamamaktır.

Nazım'ın dediği gibi;
açlıktan gebermektir şose boylarında,
soğulkta it gibi titremektir.
Sofra kuramamaktır.
Kurulan sofradan hep doymadan kalkmaktır.

Çocuksan çok isteyip de okula gidememektir. Gidebiliyorsan eğer, mutlaka bir eksiğinden dolayı her gün azar işitmektir. Karne parası götürmediysen ders dinlemeye, sınıfta bulunmaya hakkın yoktur. Çocukluğun boyunca bir topunun bile olamamasıdır.
Üç kuruşluk harçlık için bayramları beklemektir.

 
Yaşama dair herşeyi, para değerinden düşünmektir yoksulluk. Daha doğrusu yaşanacak herşeyin bir bedeli olduğunu düşünmektir. Düşününce de vaz geçmektir. Hep "idare ederim" demektir. "Yemesek de olur", "giymesek de olur", "gitmesek de olur", "almasak da olur" diyerek, hayattan yavaş yavaş kopmaktır.

Yardımlardan utanmak ama yine de almak zorunda kalmaktır.
Çaresizce yardımlara alıştırılmaktır.
Bu yardımlar yoluyla aşağılanmaktır.
Sıralarda, kuyruklarda, fotoğraflarla teşhir edilmektir.
Ancak dini günlerde hatırlanmak dini olmayan günlerde üzerine basılan olmaktır.

Kadere kederle razı olmaktır.

Bir atasözü; "Açlık tanrıdan büyüktür" der
Öyle bir şeydir ki yoksulluk, korkusu bile neler yaptırır insana.
Aslında korkusu kendinden beterdir.
En çok da, en güçlüler bu korkuya kapılır.
Ve bu korku nedeniyledir ki; dünyada en saygın görünmeye çalışan insanlar, en güçsüzlerin haklarına gözlerini kırpmadan el koyanlardır.
En tepedeki adamlar, bir çok insanın zararına olduğunu bile bile büyük kararların altına imza atanlardır.
En yardımsever görünen adamlar, kendilerini ve aileleri için başkalarının yoksulluğuna en insafsızca neden olanlardır.

Dünyada altı milyar küsur insan yaşıyoruz. İnsanlığın elinde, doğanın da katkılarıyla, bunun iki katı insanı doyurma olanağı var.
Buna rağmen hâla yoksulluk herkesi bu kadar korkutabiliyorsa, bunda bir iş var.
Açlık korkusuyla, başkalarını açlığa sürükleyen insanlara şunu söylemek lazım; Bize yar olmayan devr-i devranın izzet-i ikramıdır bu. Almayın. Bize de teklif etmeyin. 

Başlık;  Neyzen Tevfik'in bir şiirinden alınmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

SÖZ VERİYORUM SON KEZ YAYIMLANIYOR

Perşembe, Ekim 6, 2008 · Kategori: hayat

Bir yazı bu kadar çok yayımlanır mı? Yayımlanırmış.. Anlayış değişmedikçe bu tür yazıları daha çok yayımlarız.

 Bu kadar çok yayımın dışında bu yazı nedeniyle, 2004 yılında bir de Siyaset Meydanı'na katıldım.

 Merhaba  Merhaba Sayın Güçlü;

“Arabesk değil, Amerikabesk!”adlı yazım, bir tepki yazısıydı ve ne yazık ki on yıl içinde üçüncü kez yayımlanacak. İlki Aralık 1992'de Cumhuriyet Gazetesi'nde, ikincisi Sosyal Hizmet Sendikası Dergisi'nde, üçüncüsü de Pencere'nin bu sayısında.

Türkiye'de bazı konularda bakışın değişmemesi, beni üzüyor, kırıyor, kızdırıyor. Bazen de gülüyorum. Hele şu “varoş” sözcüğüne bitiyorum.

Bundan birkaç yıl önce bir 1 Mayıs eyleminde, laleleri çiğneyen kızla keşfetti medyamız varoşu, varoş çocuklarını, yoksulluğu. Görece yoksulluk ve ötekileştirme, can sıkıcı konular olarak ilgi bulmadı. Varoş sakızı, reyting aldığı sürece çiğnendi ve bırakıldı. Medya bıraktı ama toplum bırakmadı. İzi kaldı. Küçümsenen birçok şey, varoşa gönderme yapılarak ifade edilir oldu. Akademisyenlerimiz de bunun dışında kalacak değil ya. Hele bu kadar kaynaşmış bir toplumda ülke gündeminden niye uzak kalsın adamlar.

Sayın Güçlü,

Bizimkiler, Avrupa Birliği “kriterime uy” dediği zaman bir şey yapıyorlar. İlk kez bu yıl, kurban kesimi evlerin, çocukların gözü önünde değil de toplu yerlerde yapıldı. O da kötü bir görüntüydü. Gazetelerimiz, baş sayfaları büyüklüğünde, kanlı fotoğraflara VAHŞET! başlığı attılar. Sanki hiç kurban kesilişini görmemişler gibi. Hiçbirinin hayatında et yemediğini sanır insan. Oysa kurban kesimi için, belediyeler daha uygun çözümleri vatandaşla birlikte, kriterime uy'dan çok önce bulabilirlerdi.

Mahalle düğünleri, yaşadığımız mahalleden ne kadar kopuk olduğumuz tartışması bir yana, her zaman yinelenmeyen ve yasa gereği en geç saat 24.00'de biten olaylar. Siz hiç, bir barın sokağında oturdunuz mu? Belki bilirsiniz, barları varoşlarda açmıyorlar. Her gecenizin cıs takadan zehir olduğu bir yana, kavgalar, bağırtılar, bazen silahlar atılıyor çevrenizde, arabanızı üç sokak aşağıya değil de evinizin önüne park ettiyseniz, sabah nasıl bulacağınız korkusuyla uyuyabiliyorsanız aşk olsun.

Sayın Doçent Doktor,

Eğer bir ahlaktan söz edeceksek gece kulüplerinde garson ceketi yakılmasını, insanların başına kâğıt peçete atılmasını, banka hortumlamalarını, rüşveti, satılık köşeleri, bilimi de konuşalım.

Önemli olan, sorunun değil, insani bir çözümün parçası olabilmek.

Lütfen bu üslubu bırakın, size yakışmıyor.

Yakışanlarsa zaten her gün her yerde konuşuyorlar.

Sevgilerimle

Güven

 

 

ARABESK DEĞİL AMERİKABESK

Son yıllarda “maganda”, “maço”, “kıro” gibi sözler yerleşti dağarcığımıza. Ülkemizde yaşayan insanların bir kısmı bu sözcüklerle nitelendirilmeye çalışılıyor.

Kimine göre bu ülkede yaşayan tüm insanlar böyle... Neredeyse ulusal kimliğimiz haline gelmiş. Kimine göre hiçbiri değil. Çünkü biz asil ve kahraman bir milletin soyuyuz.

Çoğu kişiye göre de kırdan kente göç edenler ve çocukları maganda. Kenti köye çevirdiler.

Ki onlar acılı lahmacun yerler, dolmuş müziği dinlerler. Kabadayı ve cahildirler. Ter kokar, bıyık bırakırlar. Genellikle beyaz çorap, siyah rugan ayakkabı giyerler. Uçkurlarına düşkündürler. Çok çocuk yapar, hiçbirini okutamazlar. Korkunç derecede tembeldirler. Sanki bölünerek çoğalırlar. Ve bu hızlı çoğalma sonucu kendi yaşam biçimlerinin damgasını toplumumuza basarlar.

Bu yaşam biçimini de “arabesk” olarak niteliyor kimileri. Toplumumuzda özellikle son yıllarda büyük değişim yaşanıyor. İki-üç kuşak öncesine benzemeyen bir kimlik çıktı ortaya:

Okumaz olduk. Okuma-yazma oranı yükselse de okumuyoruz. Araştırma, deneme, felsefe, sosyoloji bir yana, öykü, roman okumuyoruz. Şair milletiz diye geçiniriz, şiiri okumuyoruz.

Gazeteler lotaryalarla satılabiliyor ancak.

Sinemayı, tiyatroyu bırakalıysa epey oldu.

Bir garip çeviri Türkçesi konuşur olduk, anadilimizi unutuyoruz. Şaşırdık mı ya “Wooow” ya “hayret bişi”. Doğru dürüst Türkçe mağaza adı kalmadı neredeyse.

Beslenme yetersizliği, bozukluğuyla başı dertte olan bir toplumuz. Bebek ölüm oranında önemli bir düşme göstermiyoruz.

İntiharlar artıyor, fuhuşa yönelim artıyor, evden kaçan çocuk sayısı artıyor. Suç oranı yükselip duruyor.

Duraklar tahrip ediliyor, otobüs, tren, vapur koltukları yırtılıyor, parklardaki banklar sökülüp bırakılıyor. Kent mobilyasını kendimizin saymıyoruz. Ortaklaşma, paylaşma duygumuz yok oluyor. Dikilen fidanlar bile kırılıyor.

Sabah evden çıkınca tükürükten midesi bulanmasın diye yerlere bakmamaya çalışarak yürüyor insan.

Belediye otobüslerindeki “Dikkat kapı içeri doğru açılır, kapıya dayanmayınız” uyarısı, “Dikkat karı içeri doğru açılır, karıya dayanmayınız”a dönüştürülüyor. Geçen yıl resmi rakamlara göre ülkemizde 16.000 kadın tecavüze uğruyor. Bu bile tüyler ürpertici bir göstergeyken resmi sayılara yansımayanlar ne oluyor? Ya cinsel tacize, aile içi şiddete maruz kalan kadınlar ve çocukların durumunu kim ortaya koyabiliyor?

Bütün bu oluşumları kırdan kente göçle, arabesk yaşam biçimiyle, “zonta”lıkla açıklamaya çalışmak mümkün olmuyor, olamıyor. Hele köylerinde böyle davranmazken bu insanlar. Bu dönüşümün mayasını başkaları oluştururken, sürecin tüm faturasının onlara çıkarılması, şamar oğlanı yerine konmaları haksızlık gibi geliyor.

Onları bu tür sözcüklerle nitelemeye çalışanlar için; Son on yılda ülkemizde sanayi yatırımlarının sıfır ya da ona yakın olmasının bir anlamı yok mu?

8 milyon civarında işsizimizin olmasının, yeni yetişenler, mezun olanlar bir yana işte olanların işten çıkarılmasının, fabrikaların kapatılmasının, hatta kömür ocaklarını kapatma hedeflerinin bir anlamı var mı?

Ve bu işsiz, üretemeyen, kazanamayan, evinin ihtiyaçlarını karşılayamayan, giderek kendine olan güveni kaybolan topluluğa sunulan seçenekler nerede?

Yirmi dört saat, 8-10 kanaldan sürekli, şiddet ve cinsellik öğeleri sindirilmiş Amerikan dizileri, Amerikan filmleri bombardımanı ne tür alışkanlıklar geliştirebilir bu insanlarda?

Ya 900'lü “Alo beni neremden öpmek istersiniz?” hatları.

Bir gecede bir milyar, üç soruda 500 milyon, mavi anahtarla açılan Mercedes kapısı, 30 kupona dayalı döşeli ev piyangosu, kazı kazanı, lotosu, totosu... Oyna hemen kazan. Malı götür, köşeyi dön!..

On yılda bir demokrasiye vurulan darbeler, anayasa delen devlet adamları.

Habire turistikleşen oteller, kıyılar, kentler. Betonlaştırılan, çirkinleştirilen, kirletilen kıyılar için teşvik veren bir yönetim anlayışı!

Dünyada eşi olmayan, benzerinin bile yaratılması mümkün olmayan Hasankeyf'i, yani toplumun geçmişini, 60 yıl ömürlü bir baraja kurban veren bürokratlar, teknokratlar.

Evlerinde, okullarında dövülebilen, bekaret kontrolüne öğretmen tarafından gönderilebilen, hatta ihbar edilebilen çocuklar.

Hamburger tüketiminde birinci sıraya yükselen ülkemiz (Hani kebap kokuyordu İstanbul?). Hiç kimse bunları kalkınmanın, gelişmenin faturası diye savunamaz. Sanayileşmenin olmadığı (ki olsa bile), refahın artmadığı (ki olsa bile), toplumsal eşitliğin sağlanamadığı (ki olsa bile), insanların insanlıktan çıktığı yerde hangi gelişmeden söz edilebilinir ki!

Ülkemiz insanı hızla işsizleştiriliyor, kimliksizleştiriliyor, lümpenleştiriliyor. Toplumdaki değişimden rahatsız olanların, insanları “zonta”, “entel”, “maganda” gibi aşağılayıcı sözcüklerle nitelemeleri olayı düşmanlığa, kopuşa, uzlaşmamaya sürüklemekten başka bir işe yaramıyor.

İnsanları değil, insanları bu hale sokan politikaları, yatırımları sorgulayalım biraz. Belki biraz da kendimizi.

Güven Tunç

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ŞEREF'İM ŞEREF

Çarşamba, Ağustos 17, 2008 · Kategori: hayat

Şimdi televizyonda akşam haberlerinde izledim.
Kayseri'de, belgesel çekimi için kale burçlarına asılan Bizans bayraklarına tahammül edememişsin, ayaklanmışsın yine.
Geçenlerde de Alanya'da, turistler çarşıda mayolarıyla dolaşıyorlar diye celallendin. Yasakladınız mı bilmiyorum ama mayoların 20 santim olduğuna ilişkin oldukça net gözlemleriniz vardı. Yakından izlemiş olmalısınız.
Sence  14 yaşındaki çocuğu taciz eden 78 yaşındaki adam Bizans uyruklu muydu? Taciz edilen çocuk neden şikayetçi olmadı?
Barışın gelini, tanrı misafirimiz, Pippa Bacca'ya tecavüz edip öldüren adamın beyaz gelinlikten tahrik olduğunu söyleyenlere ne diyorsun Şeref'im?
Ya altı yaşındaki yeğeninden tahrik olanı. İnanmazsan bugünkü gazetelerin internetteki akşam baskısına bak. 
Yakında herşeyden tahrik olan bir kitle olacak haberimiz olsun.
Bu kadar kadını kim dövüyor Şeref? Onlar da mı haç ve yıldıza inanıyorlar?
Bu kadar çok yolsuzluğu kim yapıyor?
Gittikçe nasıl bu kadar kirleniyoruz?
Askere gitmeden kız arkadaşına veda etmek isteyen delikanlıya olan linç girişimine ne diyorsun? Sen de aralarında mıydın yoksa?

Seni ne hale getiriyorlar görmüyor musun?
Güya hep haktan, haklıdan yana duruyorsun. Doğruyu söylemeden duramıyorsun.
Bütün şehirlerin bütün meydanlarının; futbol maçlarından sonra işgal edilmesini, trafiğin alt üst oluşunu, holiganca saldırıları ve silahların patlamasını  görmezden geliyorsun da hak arayan işçilerin dövülerek bu alana sokulmamasından nasıl bir güvenlik umuyorsun?
Görevin gereği yapman gereken hiç bir şeyi yapmıyor, yapılmamasına ses çıkarmıyor ama akşamları oturup memleket kurtarıyorsun.
Sen artık kendi hakkını bile arayamıyorsun ki.
Aksine haklarını gasp eden, emeğini sömüren patronun için işçileri korkutmaya kalkıyor, sindirmeye uğraşıyorsun.
Oysa sen sadece kalabalık olduğunda güçlüsün.
İktidara yakınken.
Yalnızken değil ama.
Yalnızlığın kötü senin.
Korkak, mutsuz ve umutsuz.
Ağladığını kimse duymuyorsenin. Oysa ağlarsın, ağlıyorsun.
Çalışan, erkeklerle konuşan, kendi gibi davranan, mini etek giyen kadınlara fahişe gözüyle bakıyorsun ama senin gözün de hiç boş durmuyor. Mübarek fıldır fıldır. Komşu, akraba dinlemiyor.
 Muhabbetlerde; çapkınlıkta üstüne yok. Uçan kuşu kaçırmıyorsun. Sana bakmamış kadınların adını bile geyiklerde yıpratmaya utanmıyor musun?
İçki içiyor ama mevcut durumdan dolayı kalabalıklarda ve yüksek sesle, içki içen insanlara küfrediyorsun.
Vatanı seviyorsun ama süte su, kırmızı bibere kiremit tozu katmaktan asla vazgeçmiyorsun.
Tüm bunlara karşın sen sadece şerefin için yaşıyorsun. Yaşıyorsun da Şeref'im, güçlünün güçsüzü ezmesine ne diyorsun? Çocukların dövülmesine? Şiddetin bu topraklarda yaşayanları giderek teslim almasında? Niye taraf olamıyorsun? Çıkarın olduğunda gözünün kararmasına ne diyorsun?
Onlardan çaldıklarınla mağdur ettiklerine, ramazan çadırlarında yiyecek dağıtıyorsun. Safsın aslında. Bunun seni akladığını sanıyorsun. Ertesi gün gidip vakit kaybetmeden yine bir ihale peşine düşüyorsun.
Yaptıkların ortaya çıkyor. Harakiri yap demiyorum ama  en ufak bir gereğini de yapmıyorsun.
Yapma Şeref'im.
Onur'dan bu kadar uzaklaşma.
Onur bu kadar bağırmaz.
Seni çok bağırttırıyorlar. Sahiciliğini çoktan yitirmiş, çaresizliğinle bağırıyorsun.
Önce sus.
Sakinleş.
Kimseye muhtaç olmayacağın, kimseye minnet etmeyeceğin işlere kalkış.
Bırak köşe dönmeyi, paradan para yapmayı, korunmayı, kollanmayı, görülmeyi, voleyi vurmayı.
Özgürlüğü, sağlığı ve mutluluğu dile.
Paranı doğru yoldan kazan.
Çocuklarınla ilgilen, onları okut.
Karına değer ver. Karın; hayatı güzelleştiren, zenginleştiren, ona neşe katan bir cinsiyetten geliyor. Seninle eşit haklara sahip. Bunu unutma. Onu say. Tüm kadınlara ve onların onuruna saygı göster.
Kendi sesini duy.
Yüreğinin şarkılarını bastırma.
Bağırma.
Doğayı sev.
Şeref, kendine sahip çık.
Sen böyle değildin.
Hadi kendine gel.
Hadi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::