KADINLAR AH KADINLAR
Salı, Eylül 15, 2009 · Kategori: kadin yazilari
Aşağıdaki yazı ev eksenli çalışan kadınlarla ilgili bir toplantıda yaptığım konuşmadır. (Azıcık düzelttiğimi itiraf etmeliyim.)
Bugün; erkek egemen toplum dediğimizde sadece kadına yönelik şiddeti anlamıyoruz tabi ki.
Erkek egemen toplumdan; kız çocuklarının okula gidememesi, kadınların eğitim hizmetlerinden yararlanamaması, iş hayatından uzak tutulması, kamusal yaşama yabancı kılınması ve örgütlenme ve ekonomik yaşamda çokça engellenmesini anlıyoruz. Eğlenmenin kadına yasaklanmasını da anlıyoruz.
Dünyanın bugünkü halini anlıyoruz.
Dünyanın bugünkü sefil, utanç verici ve acımasız halini de anlıyoruz.
Bunları söyledikten sonra, konuşma biçimimle, dille ilgili bir açıklama yapmak gereği hissediyorum.
Ben bütün konuşmamı; "BİZ" diliyle sürdürmeye özen göstereceğim.
Bunu iki nedenle yapacağım;
Birincisi, bu konuda egemen olan "BEN VE ONLAR" vurgusunu eleştireceğim.
İkincisi, konuşmalarını yapıp da şu an burada olmayan bazı arkadaşların uygulamalarından örnekler vereceğim. Başarılı başarısız ayrımına girmeden bu alandaki herkesi bu konuşma çerçevesinde üstlenerek BİZ diyeceğim.
ÖRGÜTLENME; kadınlar söz konusu olduğunda sancılı bir konu. Çünkü var olan örgütlenmeler ve onların dikey hiyerarşik yapısı bizi içermiyor.
ÖRGÜTLENME; Profesyoneller ve katılımcılar gibi iki grup olduğunda daha da sancılı bir konu.
Kadın örgütlülüğü; özellikle de ev eksenli çalışan kadınlar söz konusu olduğunda, çok da tabandan gelen bir talep değil.
Ev eksenli kadının, çalışan kadın olduğu farkındalığını yaratabilmenin arkasında; örgütlü olmak ve dayanışmak duruyor olabilir.
Bu yapıyı oluşturmada yeterli zamanlara sahip olmuyor olabiliriz.
Ev eksenli çalışan kadın çalışmalarını daha çok projeler üzerinden götürüyor olabiliriz.
Burada bir teknik ayrım olarak profesyoneller ve tabandan gelenler ya da katılımcılar olarak iki gruplu bir yapı oluşturuyor olabiliriz.
Bu ayrımı teknik olmaktan çıkaran bir yaklaşım söz konusu olduğunda; her iki tarafı da bağımlılaştıran bir yapıya dönüştüğümüze ilişkin ciddi bir kaygım var.
Örgütlenmeye teknik destek veren ekibin yaklaşımı çok önemli.
Burada yaklaşım; BEN dili olduğunda; tabandan gelen arkadaşlarımızı nesneleştiren, onları sürece ve kendi öz örgütlerine yabancılaştıran bir atmosfer oluşuyor. Erkek egemen bir dilin bir yaklaşımın tuzağına düşülmüş olunuyor.
Oysa örgütlerin esas sahipleri o yanımız.
Profesyonelin algılamasındaki; "Benim hatalarım onların hataları, benim başarım onların başarıları", "Ben yaptım. Arabayı ben tuttum. Onları İstanbul'a ben götürdüm. Ben seçtim. Ben ürettirdim. Ben ödedim" gibi bir dil, kadınları birbirinden teknik olmanın çok ötesinde bir yere ayırıyor.
Bir grubun diğerleri adına karar vermesine ve bu kararların da oldukça isabetsiz olmasına neden oluyor.
Buna; bazen tabandan gelen arkadaşlarımızın, risk almaktan korkarak ve karar iradesini destek grubuna havale etmesi sonucu da neden olabiliyor.
Kimse kimseden çok farklı değil.
Bu erkek egemen sistemde, egemenlerin dışında, aramızdaki ayrılıklar sadece nüans.
Başkalarının yeterince yararlanamadığı hizmetlerden yararlanmış olmak, hayata gerçek bir katkı vermiyorsa boş. Çok boş.
Yararlanamayanlar üzerinden kendi kibrimizi okşamak ise çok ayıp.
Bir şey yapalım derken zarar vermemek lazım.
Bu sözlerim;
özellikle yirmi yirmi beş yaşlarında olup çocukla, gençle, kadınla ilgili projelerde çalışan eğitimleri, yabancı dilleri iyi, hayat deneyimleri az olan gençler için. Bizim kuşaktan dersler olsun. Özellikle kadın olanlara.
NİLGÜN AKLAR-DUVARLARIN ARASINDA
Pazar, Nisan 6, 2008 · Kategori: kadin yazilari
NİLGÜN AKLARDAN ÖYKÜ TADINDA BİR YAZI
DUVARLARIN ARKASINDA
Bilir misiniz duvarlar çok çeşitlidir. Bahçe duvarları, benzer villaları ayırır, görmezsiniz bile… Arsanın son çizgileridir, ya gidersiniz ya da gitmez. Belki de taşınırken şöyle bir bakmışsınızdır. Sadece mülkiyetinizin sınırlarıdır onlar. Duvarlar vardır, belli belirsiz, ama evinize çok yakındır, komşunuzla dedikodu yaptığınız yerlerdir, duvar gibi bile görülmez onlar. Sadece çay bardaklarınızı koyduğunuz bir tepsidir ya da kedinizin sınırlarını aştığı bir taş yığınıdır tabii o da dinlerse bu sınırları ki o kedi hep aşar onları. Duvarlar vardır, gökyüzüne uzanmış plazaların arasındadır. İçinde yaşayanların hiç fark etmediği, sizin ödediğiniz maaş karşılığı , “apartman aidatı” içinde aldıkları için bilmediğiniz, bilmek istemediğiniz. “Özel Güvenlik Görevlileri” tarafından bilinir sadece.. Ve tabii bilinen duvarlar vardır, apartman dairelerini ayırır, bazen sessizdir, ama çoğu zaman hep ses verir. Tuvaletin sifonu en fazla ses çıkarandır, itiraz edemezsin, çok su akıyor diyemezsin, ama öyle sesler vardır ki, aile mahremiyeti dersin, gözünüz uyku tutmaz, kalkıp “ne oluyor”, nasıl yaparsın” diyemezsiniz. Bir süre devam eder ve susar, siz de susarsınız, yüreğinizdeki ses susar, ya vicdanınız? Bazen bu sesler sizin duvarlarınız içindedir ve sesler sustuğunda, vicdanlar da susar. Bunu bilirsiniz, izin verirsiniz bu suskunluğa. Siz izin verdikçe herkes susar, vicdanlar tıpkı sizin vicdanınızın sustuğu gibi susar. Hep mi yaşanır? Hep yaşanır, bir kere ayırmıştır sizi diğerlerinden ve duvar duvardır. Arkasında saklandığınızı sanırsınız, sanırlar da, ama birileri duymadığı için, duymak istemediği için saklandığı farz olunur.
Duvarları delelim dedik, kim yapmış bunları dedik, bize vız gelir dedik ve girmeye çalıştık o duvarlardan. Bu duvar zorluydu, polis denetimindeydi, küçük boyluydu ama adı ahlak polisiydi. İlk defa gidiyorduk, heyecanlı ve sinirliydik. Çünkü duvarlar yaşadığımız şehir içinde inşa edilmişti. Bahçe duvarından, site duvarından ve apartman duvarından farklıydı. Girişe kocaman bir “herkese açık değildir” diyen gibi görünen, ancak şehri o çok namuslu ve dürüst kesiminden ayrı tutan, namussuz, kirli bir bölümünü işaretleyen bir PANO konulmuştu. Adı çok meşhurdu.”Bent deresi” ama biz yeni tanışacaktık. İşte o duvarların arkasına girme cesaretindeydik. İşte madalyonun öbür yüzü ile karşı karşıyaydık. Kimliklerimizi bırakıp içeri girdiğimizde tatil yörelerinin sokaklarından alışık olduğumuz ızgara balık kokusu bizi karşıladı. Koku çok önemli inanın, o günden beri bende kalan balık kokusu ve pencerelerden sarkan Türk bayraklarıydı. Yaşının küçüklüğünü tahmin edebileceğimiz düzeyden, artık evinde oturup torunlarını sever diye tahmin ettiğimiz yaşlara kadar, her yaştan erkeğin içeriye rahatlıkla girebildiği bir bölgeye, biz kadınlar zorlukla girebilmiştik. Farklı yönlere giden sokakların olduğu bir yerde önümüzde bize yol gösteren “işçi” (öyle demişti bizi “işyerine” davet eden kadın arkadaş) önderliğinde bir dükkanın içine girdik. Yanan sobanın sıcaklığını hissedip, selamlaştığımız kadınların ikramını kabul etmeye hazırlandığımız sırada, o ahlak polisinin bizi dışarıya davet etmesiyle kendimize geldik. Tabii bu arada bizleri vitrinden seyreden “7 den 70’e bu ülkenin bir kısım erkekleri” ne olduğunu anlamadan, duymadan ve biz de ne olduğunu anlayamadan çıkarıldık o duvarların dışına. “İzin almanız gerekirdi”, “izin almanın yolları bunlar bunlardır” gibi ahlak polisi tarafından verilen bilgiler yetti mi bize? Tabii ki yetmedi, ertesi gün avukat kanalıyla yaptığımız başvuru reddedildi ve daha da kötüsü orada bulunan kadınların her türlü görüş ve izinlerinin kısıtlandığını, bazılarının tamamen kaldırıldığını öğrendik. Yani yaptığımız girişim duvarları yıkmamış, daha da kalınlaştırmıştı. Yani genelevlerde yaşanan kölelik düzenine itiraz ettiğimiz için, devlet tarafından sadece vesikaya ve üzerinden de vergi alınacak bedenlere dönüştürülen kadınlarla görüşmek istediğimiz için, bu “hayatları çalınmış hayatsız kadınlar” devlet tarafından sınırlandırılmıştı. Oysa niyetimiz, diptekilerle üstekileri yüzleştirmekti, özgürleştirmekti, onlara yeni hayat seçeneği şansının tanınması, tazminat verilmesi, vesikalarının iptali, kötü sicillerinin silinmesiydi. Niyetimiz geneleve girip de vesika alan bu “genelev tutsakları” nın bu esaretten kurtulmalarıydı. Yapamadık, ancak İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı Ayşe Tükrükçü ile birlikte yaptığımız ve medyada yer bulamayan basın açıklaması acaba yürekleri sızlattı mı bilmiyorum Ama benim yüreğim o günden bu yana fazlasıyla sızlıyor. Duvarları yıkamamıştık.
Duvarlar bu kadar sınırlı mı? Hayır, ya cezaevlerindeki duvarlara ne demeli? Türkçe ismiyle “Esaretin Bedeli” diye bir film vardır, bilirsiniz. Benim her izlediğimde içimdeki sabrın sınırlarının zorlandığını hissettiğim, ama bildiğim sonuna varmak için büyük bir hazla izlediğim ve tekrarından hiç bıkmadığım, tıpkı “Thelma and Louise” filmi gibi, hani kadına yönelik cinsel şiddetin intikamının alındığı, özgürlük uğruna, esarete tahammül edemeyen ve el ele ölüme giden kadınların hikayesi gibi. İşte Tom Robbins’in o filminde de içerdeki yaşamı çoğumuzun bilmediği, o duvarlardan kurtulmanın, duygulara karşı sabrın akılla birleşmesinin anlatıldığı o filmdeki gibi duvarlar….O duvarları aşmayı, yıkmayı denemedik mi? Denedik geçen sene 25 Kasım sürecinde. Yüzlerce metre geride durdurulduk bir otobüs kadın. Sincan Cezaevi önünde yapacağımız basın açıklaması için önce verilen izin, sıkı bir kimlik ve beden kontrolünden sonra kaldırıldı ve sesimizi duyuramayacağımız bir boş alanda izin verildi. Koğuşlardan uzaktık ve mümkün olduğunca yakınlaşalım istediğimiz için yolun yanındaki boş araziye girme kararı aldık. Ancak orada soğan ekenlerin tarlasına istemeden girmek zorunda kaldık. Ama soğanları ezen biz değil, bizi kontrol altına almaya çalışan jandarma oldu. Ancak tarlada çalışanlar bize yüklendi!!Ve o eylemin adı da “soğan eylemi” kaldı. İçimizden birkaç kadının gözaltına alınmasına rağmen sesimizi duyurabilmiştik duvarların arkasındaki kadınlara.
Ya Antalya Serbest Bölgesindeki Novamed fabrikasının duvarlarını aşındırdığımız ve nihayet aştığımız zamanlar? 2007 yılına damgasını vuran ve değil Türkiye’de dünyada uzun yıllardır ilk defa gerçekleştirilen bir kadın grevinin olumlu sonuçlarını kadınların dayanışması ile almadık mı?
Demek ki duvarlar aşılabiliyor ya da yıkılabiliyor. Yıktık o duvarları, darısı diğer duvarların başına…
Sonuç olarak bir de yaslandığımız duvarlar var, bizi koruyan, kollayan, sarıp sarmalayan, yaralarımızı onaran, acımızı dindiren, yol gösteren, bizimle ağlayıp bizimle gülen duvarlar, yani dostlarımız, yoldaşlarımız, kızkardeşlerimiz. Sakın o duvarları yıkmayalım, yıkılmasına izin vermeyelim, dökülen yerlerini yeniden örelim, yıktılarsa tuğlaları üst üste koyalım, o dayanışma duvarlarını yeniden inşa edelim ve birbirimize yaslanacak duvarlar olalım.
Duydunuz mu beni?
Kalıcı Bağlantı
SAYIN ALİ BULAÇ
Salı, Ocak 9, 2007 · Kategori: kadin yazilari
SAYIN ALİ BULAÇ,
SEVGİLİ KAVİM KARDEŞ
Geçenlerde bir kadın programında size rastladım. İki saatlik programı baştan sona izledim. Sizi saygıyla önemsediğim için, kullanılan meşum tümce daha önceden kulağıma çalındığı, gözüme takıldığı için izledim. Karşıt görüşlü bir televizyon kanalına, modern kadınların izlediği varsayılan bir programa çıkmanızın nedeninin, popülizm değil anlaşılma kaygısı taşımasını, cesur bir girişim olmasını umduğum için izledim.
Bir panelde modern kadının kolay elde edilirliği gibi bir laf etmişsiniz. Size göre bu laf yanlış anlaşılmış. Ve bu yanlış anlaşılma üzerinden, gazetelerce, dünyanın ve ülkenin bir çok meselesi bir yana bırakılıp tam yirmi sekiz yazı kaleme alınmış. Buna da çok şaşırmışsınız.
Programda, sözlerinizin yeni bir toplumun yaratılmasında ya da var olanın sorgulanmasında bir fırsat olarak görülmesini bekliyordunuz. Kadının çalışması ve aşkı, aile yapısı, konut büyüklüğü, iletişim, yaşlıların ve çocukların bakımı gibi konulardan hareketle toplumsal yapının en azından tartışılmasını ummuş olmayı istiyordunuz.
Gelin şimdi bu istediğinizi birlikte yapalım. Somut olsun, yeni olsun, anlaşılma çabalarınıza değsin diye sizin o programda sarf ettiğiniz sözler üzerinden yapalım bu sorgulamayı.
Öncelikle şikayetçi olduğunuz çekirdek ailelerden ve apartmanlardan başlayalım mı?
Ben de büyük avlulu, bol odalı, odaların penceresinden güneşle birlikte bahçedeki ağaçların dalları giren, cümle kapıları çift kanatlı, neneli, dedeli, yengeli, “adımını attığında sokakta olduğun” evlerde geçirdim çocukluğumu ve onları, o avare zamanlarımı çok özlüyorum.
Şehirlerimizdeki evler de öyleydi bir zamanlar. Bahçesinde, sokağında çocukların oynayabildiği, bir ya da iki katlı, komşuların, pişirdiğinden bir tabak da yanındakine sunduğu evlerdi.
Öyle değil mi iki gözüm Ali Bey?
Cumhuriyetin ilk yapılarına bakın bir kez. O dönem yapılmış evler, apartmanlar kadar resmi binalarının bile bir ruhu vardı.
Bir cumhuriyet projesi olduğunu söylediğiniz apartmanlaşma, iletişimin kesilmesi, yaşlıya çocuğa duyarsızlık, doğru anlamak gerekiyorsa cumhuriyetin değil liberalleşmenin işi değil mi? Adnan Menderes’in, Süleyman Demirel’in, Turgut Özal’ın, Tansu Çiller’in ve en son Recep Tayyip Erdoğan’ın uyguladığı kuralsız, özelleştirmeci, pazarlamacı liberal politikaların toplumsal sonuçları değil mi?
Nerede şimdi o binalarımız?
Kim ya da kimler, Hitit’lerden, Bizans’tan, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan, Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalan binalarımızı, kutu gibi evlerimizi gökdelenlere, şekilsiz, çürük, çirkin apartmanlara peşkeş çektirdi ve çektirmeye devam ediyor.
Ya kadınlar?
O büyük geleneksel evlerin yükü kaç kadının omzunda dönüyordu hiç düşündünüz mü? Kaç kadının uykuya doyamamış yılları vardı konuşulamıyordu, ona yakın doğumu, beş altı düşüğü, rızası olmadan evlendirilmesi, en ufak aykırılığında büyük bir utanç yüklenerek baba evine yollanması, üstüne kuma getirilmesi o evlerde bir türlü görülemiyordu, sesleri, ağlayışları duyulamıyordu. Çocuklarını bile doyasıya sevemiyordu kadınlar.
Biz artık büyüdük Ali bey kardeşim. Dünya değişti.
Bugün size göre Kadınlar gerekirse çalışmalı. Kadınlar çalışmasın, demediniz. Ama hepsi çalışsınlar diye de bir kural olmamalıydı size göre.
Sizce bu dünya sisteminde ekonomik özgürlüğü olmayan kadın ya da erkek kimin söz hakkı,yaşama hakkı olduğu bir yana, bırakın, kadınlar karar versinler buna. Başkalarının hayal ettiği bir yaşam için, çalışma ve kamusal yaşama katılma biçimlerini kendileri belirlesin. Başkalarının yaşamları üzerinden politika yapılmasın.
Bugün hepsi çalışmasın dediğiniz kadınların kaç bin tanesinin evlerinde kapalı bir şekilde, büyük firmaların aracıları yoluyla, sigortasız ve kölelik ücretiyle çalışmak zorunda olduğu konusunda ne diyorsunuz?
Yaşlılarımızı huzurevlerine bırakmayalım diyorsunuz. Ben de yaşlının, özürlünün, doğal ortamının dışında bakılmasını hoş bulmuyorum. Ancak evde yaşlıya da çocuğa da engelliye de bakan yine kadın. Yaşlılarımızı huzurevine bırakmayalım demek yerine erkeklerin de evde ve ev işlerinde daha çok sorumluluk almaya çağıramaz mıydınız? Ya da doğal ortamlarında desteklenmelerini tartışamaz mıyız. Ki biz meslek elemanları olarak bunu yıllardır tartışıp bir türlü, görkemli açılış törenleri meraklısı yöneticilerimize kabullendiremiyoruz.
Muhafazakar belediyelerin icraatlarına bir bakın isterseniz. Özellikle büyük şehir niteliğinde olanlar. 500 – 1000 kişilik huzurevleri açma konusunda gerçekten yarışıyorlar. Yaşlı mı inşaat mı düşünülüyor diye merak ediyor insan.
Yaşlıların evlerinde, mahallelerinde desteklenerek yaşamlarını sürdürebilecek bir çok alternatif varken neden sayı çoğaldıkça birey olma vasıfları törpülenen devasa huzurevleri açıldığını sormuyorsunuz?
Mahallelerde, küçük ölçekli, evleri çağrıştıran ve gündüzlü olan, hizmet alanların birbirlerini tanımalarını ve dayanışmalarını sağlayan, annelerin ziyaretine açık kreşler, yaşlı evleri, engelliler merkezlerini tartışmak yerine, neden her şeyi kadınlara ve gelenekselliğe yüklemek istiyorsunuz?
Ah Ali Bulaç,
Böyle olmaz kadim kardeş,
Söylediklerinizi ben doğru anladığımı düşünüyorum. Ama anladığıma da katılamıyorum.
Modern kadın tanımınızı çok kavrayamasam da, başında örtü olup olmadığını kast etmediğinize, bu konudaki tavrınızı az çok bildiğim için inandım.
Birkaç ay önce medya muhafazakar erkeklerin hayalini süsleyenin Sibel Can olduğunu belirtmişti. Bu hanım da, beğenilmesinin kendisinin aile tipi kadın olmasından kaynaklandığını ve bu sonuçtan çok mutluluk duyduğunu duyurmuştu televizyonlarda. Bildiğim kadarıyla sizin çevrelerden bir itiraz gelmemişti. Demek ki kadın tek tip anlaşılmıyor artık. Moderni de gelenekseli de.
Bu hanımın kaderi midir nedir, beş altı yıl önce aynı hanım üzerinden bir yazı ya da söyleşi hatırlıyorum ki o da “modernlik her akşam televizyonlarda onun koltuk altını göstermek olmamalı” türünden bir tartışmaydı. Ne ironi değil mi?
İronileri geçelim kardeşim,
Söylemek istediğiniz şeyin, sakızından şampuanına, araba lastiğinden arabanın kendisine, kadar satışı yapılan ürünün çıplak kadınlarca tanıtılıp satılır olmasını ve bunun da o kadınların kolay elde edilebilirliği işaret ettiği yönde anladım ben. Kadının ürünün bizzat kendisi olduğu durumlar da dahil. Sizin beklediğiniz gibi anladım.
Ama burada bile göremediğinizden dolayı sarf etmiş olduğunuzu umduğum büyük bir çelişki, çıkmaz ve önyargı var?
Başında örtü olan kadınlar soyunmuyor.
Başında örtü olmayan, kolsuz giyinen, plajda mayolu yüzen kadınlar da soyunmuyor.
Ama söylediklerinizden bu kadınların soyunabilme ihtimalinin yüksek olduğu çıkıyor. Soyunabilme ihtimali yüksek ise kolay elde edilme ihtimali de yüksektir gibi bir sonuç da.
Yani kadın askılı giyiniyorsa soyunabilir ve kolaydır?
Yok böyle bir şey cancağazım.
O, sözünü ettiğiniz kadınların soyunması, soyundurulması bambaşka bir şey.
İşte görmek, düşünmek, dokunmak istemediğiniz konu bu?
Belki de en çok korktuğunuz?
Programda; ciddi mücadeleler verdikleri için Avrupalı feministlere saygı duyduğunuzu ama buradakilere, yerli feministlere, haklarının yukarıdan verildiği ve her şeyi “çeviri olarak” dışarıdan öğrenip uygulamaya kalktıklarını düşündüğünüz için saygı duymadığınızı söylediniz
Oysa sizin bugün görebildiğiniz ve açıkça dillendirmekten geri durduğunuz konuyu onlar ilk çıktıkları yıllarda dosdoğru ve bağıra bağıra söylüyorlardı, bugün de söylüyorlar.
Katılanlar hatırlar on beş yıl önce Ankara Yüksel Caddesinde büyük baskılara karşın yaptığımız 8 Mart şenliklerinde, Perşembe Grubunun standı sadece bu konuya ayrılmıştı. Ne zaman ortak bir toplantıya katılsam, kapitalizmin kadınları kullanmasının ülkemizdeki feminist gündemin önemli başlığı olduğunu görürüm.
Siz okuyan, düşünen bir insansınız. Kapitalizmde her şeyin kadınla satıldığı bilirsiniz. Kadınları kullanma biçimlerinden biri de budur kapitalizmin. Bazısını kendi evinde kaçak işçi olarak çalıştırırken bazısını da böyle kullanmaya kalkar.
Bakın bakalım kimlerin bayisi olduğu ulusüstü firmalar hangi kadınları ister soyunuk, ister giyinik ne şekilde kullanıyor? Ve tabii çocukları da
Can kardeş Ali Bey,
İşin bu boyutlarını gerçekten yeni mi görüyorsunuz? Yeni bile olsa, adlı adınca tanımlanamasa da görebilmenizin benim için anlamı çok büyük?
Kimler yoğunlukla ticaret yapıyor bu memlekette, ticaret yapanlar mallarını neyle satıyorlar?
Ticaret yapmayı sorgulayalım mı?
Ticaretin varsa ahlakını? İşte bu; ne denli barışçı, akılcı, ütopyacı olsanız da sizin için bile şimdilik zor hatta imkansız?
Ticaret sizin durduğunuz yerden en meşru görülen etkinlik.
Bunu sorgulayan sorgulayabilen insanlar için hala umut var.
Yarını hazırlayanlar da yaşayıp yazanlar da onlar olacak galiba.
Bugün özellikle yakın coğrafyada bizlere yaşatılanlar; çaresizlikten dolayı kimliği korumanın çok önemli olduğunu, kimliğin de, etnik köken, milliyet, ırk ya da din ve mezhep olduğunu dayatmaya kalkıyor. Böyle bir sürükleniş içindeyiz. Uzak çoğrafyalarda ve aşmış görünen yerlerde bile etkisi yüksek.
Sınıfsal bakamazsak, böyle yanlış yerden görmeler, yanlış değerlendirmeler, yanlış anlaşılmalar daha çok olacak. Militarizm artacak. Öfke, kin, kutuplaşma birikip birikip büyük bir kopuşa neden olacak. Sınıfsal bakamadığında halkı, kültürel mirası, kadim kentleri, çocukları bugünü ve geleceği içtenlikle dert edinen bir çok insan daha bir çok kez düşünüp düşünüp işin içinden çıkamayacak. Çağa umutsuzlukla, kederle, hayal kırıklığıyla seyirci kalacak. Ve yenilecek.
Merak ediyorum çevre konusunda, diğer canlıların yaşam hakkı konusunda neler diyorsunuz?
Muhafazakar çevreler biyolojik çeşitliliğin korunması, doğa koruma çalışmaları, çevre duyarlılığı, kentsel haklar, kürk ve deri satışı konusunda neredeler?
Kavil kardeş,
Ali kardeş,
Sayın Bulaç,
Aşkı unutmuş olamazsınız.
Ne üretiyorsak üretelim aşk olmadan olmaz. İnsanı diğer canlılardan ayıranın düşünmek ya da konuşmak olduğu söylenir. Oysa ne düşünmek ne de konuşmak dünyanın bugün insanlar tarafından bir cehenneme dönüştürülmesini engelledi. Aksine. Ama aşk. O başka bir şey. Aşk bizim en insani yönümüz. En güzel, en ince en kırılgan, en doğal, en âlâ yönümüz. Özümüz. Aşkla baktığımızda, okuduğumuzda, yazdığımızda, boyadığımızda, dinlediğimizde, çalıştığımızda, uyuduğumuzda, uyandığımızda, aşkla yola çıktığımızda bir anlamı oluyor çoraklaştırılmış hayatlarımızın. Aşksız yapılan hiçbir şeyin, söylenen hiçbir sözün ruhu, özü, anlamı ve estetiği olmuyor. Bunları yazıyorum diye beni de kolay elde edilebilir kadın olarak değerlendireceğinizi sanmıyorum.
Aşkı uğruna bir çok şeyi göze alan kadınları da öyle nitelemeyeceksiniz umarım. O kadınlar ki aşkları uğruna bedenlerini ve ruhlarını soyuyor, giydiriyor, yanıyor ve yakıyor, köleleşiyor, asileşiyor, olmadık işler yapıyorlar. Ve bir kişi için, sadece sevdikleri biri için, yapıyorlar bunu. Aşkla ve başka hiçbir duygunun sağlayamayacağı sadakatle. Onlara kolay kadın derseniz yaşamı hiç tanımıyorsunuz demektir ki o zaman size söyleyecek hiçbir şeyim kalmıyor.
Azizim Ali kardeş,
İsterseniz son bir konuya daha birlikte bakalım.
Kolay kadın ne demek? Kim kimler kolayca elde ediyor bu kadınları? Kolay elde ettikleri kadınları ne yapıyorlar? Hangi erkek için kolay elde edilebilir kadın gerekiyor? Kolay erkekler kimler oluyor? Zor erkek var mı ki zor ya da kolay kadın diye bir kavramı konuşuyoruz. Bu nasıl bir dil? Özgür, mutlu, barış içinde, eşitlikçi, adaletli bir dünyayı oluşturacak olan böyle bir dil mi sizce?
Bence değil.
Bence değil.
Size de yakıştıramam açıkçası
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!