ADNAN GERGER-YAZ AYİNİ VE SONRALAR

Çarşamba, Nisan 23, 2008 · Kategori: oyku

 

Adnan Gerger'den bir öykü

 

YAZ  AYİNİ VE  SONRALAR



      Öylesine akıyorum ki...

      Bir akdeniz sıcağında seni görünce...

      Duygularımın telaşı ve korkularımın panik atağı yağmur bulutları gibi hızla sıyrılıyor, bedenimden. Görür görmez seni, anladım ki, ne hükmü geçecek yasakların ne de hevesin.

                                             Ben, yeni yeni öğrendiğim kanat çırpmalarıyla geleceğim, kiraz        zamanı.

      Sen bekletmeyeceksin beni, sorulara dönüşmüş esintili iklimlerin tekrarında. Açık bırakacaksın pencerenin mavi perdesini.

 

      Ben, aşka ve hayata tekrar “mehraba” diyeceğim.

 

       Sen, yıllardır teninde sakladığın çiçekleri sunacaksın gökyüzünü kucaklar gibi. 

 

                                               Ben, tedirginliğimi geride kalan bir ayrıntıya dönüştüreceğim.

 

      Sen keşfedilmeyi bekleyen deniz kıyısı bir kentte, kıyıya bağlandığın halatları kopartacak gücü benden alacaksın.

 

      Ben, bu ülkede, kutsanmış trajedi ülkesinde sana, “yaz ayinini” ve “ sonralarını” anlatacağım.

 

      Sen, bir çölün kumla ilişkisinde yaşanılanlar gibi o deniz kıyısıyla sessiz çığlıklarımın ilişkisiyle başladığı her şeyi.

 

      Birbirinden habersiz iki insandık. Yaşamın bir yerinde su birikintisi gibi durmuştuk, olduğumuz yerde.

      Meğer suskunluğa nasıl sığınmıştık, bir bilsen.

      Meğer sığınınca suskunluğa;

      Öğrenilmiyormuş, aşk sevdiğine teslim olmak demekmiş. Aşk amade olmaktır sevgiye.

      Bilinmiyormuş, aşkın nazı nasıl çektiğini başka, vurgunmuş. Aşkın gece nöbetleri, sıcak hasretlerin sonrasında yaşanır.

      Meğer nasıl susamışız aşka, bir bilsen.

      Susayınca aşka;

      İnanılmazmış, araya tanrının bile giremediği aşkmış, yaşadığı. Sevgisinin kölesi olana kimse esirgeyemezmiş aşkını, asla.

      Kabullenmiyormuş, aşk değer yargılarına boyun eğermiş.

      Aşk, özgürleştikçe tanyeridir bir ömrün, bitiş çizgisine en yakın olduğu anda.

      Karşılaştık, o yaz akşamı o akdenizin orta yerinde. Bir yaz ayininin başlangıç duaları yıldızlardan aktı, ikimizin yüreğine.  Ne dün, ne şimdi ne yarın, ne de daha sonra. Yaşanan günlerin bildik tasarımının çok dışındaydık. Sevdik  birbirimizi, ne yaşadığımızın ne de diğerlerinin sıradanlığına düşmeden. Serserice olmalıydı, bir görüşte aşık olmamızın tanımı; yasaksa yasak ilişkiler dense ne çıkar...Yerleşik korkularımız, bir eğlenceli oyunun bittiği anlamına dönüşmeliydi.  Duygularımıza çöreklenen gölgeli beklentiler, giderek küflenmeliydi. Göçebe ruhlarımız, ayaklanıp düşmeliydi  artık sevdalı yollara.

      İlk gördüğümde seni, dudağında o şirin gülümseme, gözlerinde mutluluk - hep olmalı, hatta- vardı. Bakıştık. Kalbimiz hızlı hızlı çarpmalıydı, kalbimiz de çarptı farkında olmadan. Liseli öğrencilermişiz gibi, ilk kez öpüşüyormuşuz gibi, ilk kez sevişiyormuşuz gibi heyecanlanmalıydık, heyecanlandık.  Kıkır kıkır güldük. Bir tatlı ürperti sırtımızı okşadı. Utangaçtık biraz da korkak.

      Ateş yandı içimizde, o yaz akşamı o akdenizin orta yerinde. Gökyüzü, yeryüzü, denizyüzü köpüklendi, bulutlar sallandı, heykeller canlandı.  

 

 

      Sonralar, geldi çattı ayrılık. Sonralar, sıkıştı ayla sonrasız gece arasında. Ay ayakta, yanı başımızda öldü. Gece, yarı aralık bir kirpik gibi kaldı elimizde.

      Unutma! Dağılır sular, isimsiz bir limandan pupa yelken uzaklaşır gibi ayrılmadık. Hayatı duyduk vücudumuzda. Nasıl sevdiysek birbirimizi hayal ettiğimiz aşkla sevdik. Deliler gibi inanmıştık, bizden başka yıldızları dindirecek kimsenin olmadığına.  Bakire güneş doğuşunu silmiştik, yaşantımızda. Sonsuza konmuş terli, çılgın kanatlı attı, yatağımız.  Sevdamızdı cümle sırları ortaya çıkaran. Yüreğimiz de korkmadı; gelen günlerden, yaşanacak sevdadan. Tenimiz; rüzgara ve sonsuzluğa çözümdü, seçeneği değildi teslim olmanın yalnızlığa. Sarıldık birbirimize. Sürdük ipek yelkenli gemilerimizi aşkın içine.

      İkimiz de inandık, ıtır kokulu bir sabah, bulutlar zamanında yalınayak kıyılarda, bir kentte kaybolan sesleri yeniden çoğaltacağız.   

 

      Sen, o yaz akşamı o akdenizin orta yerinden, o beyaz rastlantıya  meydan okuyan kente döndün, ben yürekleri betonlaştıran gri renkli  kente... 

      Dönüşümüzü boşuna bekledi yılgınlık, virgül koyup, mutsuz günlerin arasına.  Yanılgı, boşuna bekledi, pişmanlıkların boğazımda ilk çağlardan kalma düğüm gibi atılmasını… Yenilgi, boşuna bekledi, göz yaşlarımın üvey ana şamarı gibi yarına inmesini... Boşuna bekleyecekler. 

      Kelimeler yetse, salkım saçak baştan anlatacaktım sevgimi. . .

  Bu aşkı da çok gördüyseniz bana, denize çıkan ve daha hiç gidilmemiş hâlâ bir patikam  var... 
  

 

 

Kalıcı Bağlantı

AZİME BİLGİN - SARDUNYA

Pazar, Nisan 6, 2008 · Kategori: oyku

Azime Bilgin'den bir öykü

 

SARDUNYA

 

Sabahın ilk ışıklarıyla kalkardı Annem işe gitmek için. Ankara’nın dar sokaklı, yarı merdiven  yarı asfaltlanmış, birçok yerden göç almış, derme çatma evlerden kurulu bir mahallesiydi evimizin olduğu yer. Ortak avluya açılan bahçede tek çeşmesi olan eski bir Ankara eviydi. 

            Annem her hafta sonu sabunlu suyla  tahta döşemeleri fırçalardı. Bazen o döşemelerin arasına misket, toka kaçardı. Saatlerce uğraşıp, çıkarmaya çalışırdım. Ne zaman yeni temizlik yapılmış bir eve girsem hala çocukluğumdaki o yeni fırçalanmış tahta kokusunu alırım.  

Sabahları işe giderken, fesleğen ve sardunyalarla dolu beyaza boyanmış yağ tenekelerinin sıralı olduğu ahşap merdivenlerden iner ve bahçedeki Arnavut Rabia Teyze’nin camını tıklardı. “Ben gidiyorum, kız evde uyuyor, bakar olursun !!” diyerek avlu kapısından çıkar , dar sokakta gölgesi kaybolurdu. Arkasından bakakalırdım. Akşamın hemen olmasını isteyerek. Ben de Arnavut Rabia Teyze’ye giderdim kahvaltı yapmaya. Çok güzel kocaman, kabarık kekler yapardı. Asıl marifet ise kocası ciğerci Mehmet Amcadaydı. O da, her sabah Arnavut ciğeri yapıp, cam kapaklı hasır sepetiyle mahalleye ciğer satmaya çıkardı. Tüm mahalle alışmıştı, tabaklarını çıkarır kapıda 2,5 liraya ciğer alarak kahvaltılarını taçlandırırlardı.  

Güzel hatırladığım çocukluk günlerime gidiverdim annemi cam önünde beni bekler gördüğümde. Ben de onu bir sabah öyle beklemiştim.  

Otobüsler İstanbul’dan dönüyordu, 1 Mayıs mitinginden... sessiz, ağır cenazelerle birlikte. Oysa ne kadar sesli, gürültülü gitmişlerdi davul zurnalarla. Dönüşte sesleri kısılmış gözlerinde, kırmızı, ufalanmış mayıs karanfilleri vardı. Bir an annemi göremeyecek miyim diye düşündüm. O kadar ağlayıp, yerlerde yuvarlanmama rağmen beni götürmemişti. Sendikanın otobüsleri hareket ettiğinde biz de Rabia Teyzelerle mahalleye dönmüştük. Geç saatlere kadar kapı önünde oturan komşuları dinlemiştim o gece. “Kadın başıyla gitti”, “Çocuğu da hiç düşünmedi”, “Sendika başını yesin”...... “Bunlar anarşik!!!”

       Annemin ve bütün bankada çalışan teyzelerin başörtülerinde kırmızıyla “Yaşasın 1 Mayıs” yazıyordu beyaz üzerine . Annem İstanbul’a gidecekleri akşam, o eşarbı başına almış ve lacivert etek ceket giymişti. Titiz bir hazırlıktı. Madem bu kadar özenli bir hazırlık vardı niye ben bu hazırlığın içinde yoktum? 

Ben yedi yaşımda,  yıl 1977 idi. Karşılama, uğurlamada  ki gibi bahar-bayram  olmadı. İnsanlar ağlıyordu ve kimse konuşmuyordu . Bir daha o günü hiç konuşmadı Annem. Ama mahalle hep konuştu, hatta günlerce... Sonra taşındık o mahalleden bir gece yarısı, apar topar... En çok Rabia Teyze üzülüyordu taşınıyoruz diye. “Gelmemezlik etme, bak merak ederim, kızı özlerim...” derken,  sardunya tenekelerinden birini  elimize tutuşturdu. Gözlerini silerek, Anneme sarıldı. En son hatırladığım Rabia Teyze’ye ilişkin, bu uğurlama sahnesi olmuştu. Belki de her baharda sardunya dikmem, onunla geçirdiğim zamanları hiç unutmadığımı anneme göstermek içindir.Yıl 2007 ben her yıl baharda sardunya dikmeye devam ediyorum. Annem ise sardunyaları teker teker sevip okşamasına,  rağmen hala o günleri konuşmuyor.  

Uzun yıllar sonra anlayabildim neden konuşmadığını. İçinde büyüttüğü acı, benim için korkusu olmuştu. Ya bu kız da kendisi gibi zorluklarla ve acılarla karşılaşırsa nasıl dayanabilirdi.  Çocuğuydum!! Tek başına büyütmek zorunda kaldığı kızı... 

Babamdan ayrıldıktan sonra başlamıştı çalışma hayatına. İş bulmak hiç de öyle kolay olmamıştı. İş bulduğunda ise düzgün bir eve taşınması gerekiyordu. Daha ne zamana kadar ablasının evinde kalabilirdi, hem de  kızı ile..? Kim bilir kaç kez kiralık evlere bakmıştı. Kendisine sorularla bakan gözlere ne cevaplar vermişti. Kaç yaşındaydı, niye ayrılmıştı, genç dul bir kadın olmak nasıl bir şeydi,  boşandığı kocası ne yapıyordu, akrabası yok muydu, kefil gösterebilir miydi, işi nasıl bulmuştu, ne iş yapıyordu.....? bu sorulara cevap vermeden nasıl ev kiralayacaktı? Anladım ki Annem hayatını hep birilerine bir şey açıklamak zorunda kalarak yaşamıştı. Bu nedenle de benimle az konuşuyor ve hiç soru sormuyordu. Taa ki  evlenmeye karar verdiğimde; “İyi düşündün mü ? Evlilik zor bir karardır...” diyene kadar soru sormamıştı. Ne üniversiteye girişimde, ne arkadaşlarımla tatile gitme kararı aldığımda ne de birkaç derneğe gönüllü gidip gelişimde  hiç soru sormamıştı. Ama uzaktan izlediğini ve pek çok şeyi kontrol ettiğini bilirdim Annemin.  

Ondan öğrendiğim pek çok şey oldu. Önce nerede susmam , nerede  konuşmam gerektiğini öğrendim. Uzun uzun konuşmadan da anlatabilmeyi ve göz göze gelmekten korkmamayı öğrendim. Her insanın sevgiyle sulanırsa,  sardunyalar kadar güzel açabileceğini öğrendim. Mayıs’ın, bahar olduğunu  öğrendim. Ve en önemlisi tüm bunları çocuğuma nasıl ve hangi dille anlatabileceğimi öğrendim. Sabırlı olacaktım. Telaşla söze başlayıp, öfkeyle bitirmeyecektim. Günü geldiğinde çocuğum da benim gibi annesini anlayacaktı.  

 

            Yıl 2007 ... Ben 37 yaş oldum, oğlum 9 yaş , Annem ise 63 yaş ve birlikte bu

 

sabah 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlamak için yola çıktık. Camın 

 

önündeki sardunyalarımız çiçek açmıştı.

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!