MAMAK AH MAMAK
Salı, Temmuz 14, 2009 · Kategori: sehirler ve belediyeler
Tam yirmi yıl arayla Ankara Mamak’ı dolaşma şansım oldu. Biri 1989 da biri de bu yılın başlarında.
O zaman da yoksulluk vardı Mamak’da. Şimdi de var.
Ama şimdiki başka bir şey.
Mamak yirmi yıl önce bostanlar, bahçeler, gecekondularla dolu, apartmanı ve okumuşu az, çocuğu çok bir ilçeydi. Ankara’nın nitelikli niteliksiz emek gücünün önemli bir kısmını oluştururdu.
Çöplükle ve meşhur cezaevi ile anılsa da; yaz akşamları kızartma kokuları, şen kahkahalar ve yazlık sinema dönüşlerinde çırak çocukların söylediği efkarlı türkülerin oluşturduğu bir atmosfere sahipti. Kendi için olmasa da kendinde bir sınıftı Mamaklı.
Ankara’nın emek deposu olduğunu bilirdi. Bundan aldığı bir güç ve gurur olurdu tavrında. Hayatı üreten emeğin sahibiydi. Ama dar gelirliydi. Bu dar gelirlilikten çıkış umudu ise mütevazı ama kuvvetliydi. Çocukları okutmak. Sigortalı bir işe sokmak. İş dönüşü ayaklarını yıkayıp çizgili pijaması ve atletiyle gecekondusunun bahçesine sedire uzanmış babalar ve onlara hizmet eden anneler bir yandan karpuz dilimlerini dişler bir yandan uzaklara dalıp bu hayalle mutlu olurlardı.
İşte öyle bir Mamak’tı
Sonra ne olduysa olmuş.
Gecekondulara “Tapu Tahsis Belgesi” verilmiş, sonra bunlar tapuya mı çevrilmiş, öyle mi kalmış bilemiyorum. Ama Ankara’nın Yenimahalle, Keçiören, Dikmen, Subayevleri, Sanatoryum, Etlik, İncirli, Yıldız, Birlik, Çukurca, Öveçler, Sokulu gibi bir çok semtindeki gecekondu birden bire müteahhitlerin girişimi ile apartmanlara dönüşmeye başlamış. Sanırım Başbakanımızın oturduğu ev bile böyle bina edilmiş.
Önceleri yüzde elli gibi bir oranla çalışan müteahhitler sonraları yüzde kırk, yüzde otuza kadar inmişler. Ama bu bile insanların çocuklarına bir ev bırakma şansı vermiş. Ankara’lı okumayı sevse, çocuklarını okumayı istese de iş, istihdam gibi sorunlarda o evler insanların yaşamını kurtarmış.
Mamak yoksulluk nedeni ile işte bu sürece yetişememiş. Büyük müteahhitler yeteri kadar rasyonel görmediklerinden ilgi göstermemiş. Kötü müteahhitlere yaptıranın ise iskan ve vize sorunları çözülememiş ve Mamak’ın çoğu gecekondu olarak kalmış. Sorun da buradan sonra başlamış.
Gecekondularla apartmanlar ayrışmış.
Apartmanların gölgesinde kalan gecekondulular kendilerini eksik, ezik, zayıf hissetmeye başlamışlar. Apartmanlar; halleri hiç iyi olmasa bile kendilerini şanslı hissetmek için bunu kaşımış. Televizyonlar, diziler, bazı şarkılar da kaşımış durmuş gecekondu yoksulluğunu.
Bu arada belediyeler ne olduğu hiçbir zaman tam anlaşılmayan kentsel dönüşüm projelerine başlamışlar. Bir gecekonduya yüzde otuz veren müteahhitten çok daha uyanık davranmışlar. Otuz bin konut gereksinimli bölgeye altmış binlik planlar yapmışlar ama vatandaşa bire bir vermeye kalkışmışlar. O da yetmemiş bir de üste para istemişler. Sanırım bazı semtlerin elektriği suyu kesilmiş. Bazı evler boşalmış.
Ve Mamak’ın 14-16 semti hayalet şehirlere dönmüş.
Ve bir çok yardım paketi burada kalan evlerin kapısını çalar olmuş.
Artık Mamak’tan neşeli yaz akşamı sesleri gelmez olmuş.
Çocuklar bir hayal bir hedef bir umut olmaksızın okullu olmuşlar.
Okumuşlarla büyümüşler bırakıp gitmiş.
Okumayanlar sigortasız, güvencesiz işlerde yedi gün on beş saat çalışmaktan tükenmiş ya ya iş aramaktan bile elini eteğini çekmiş, boş vermiş, yorgun, umutsuz ömür tüketiyorlarmış.
İşte Mamak’ı ikinci kez bu aşamada gördüm.
Bu süreçte Mamak’lının bir kısmının kendine bakış açısı değişmiş. Elleriyle, emekleriyle dünyayı her sabah yeniden kuran Mamak’lı uysallaşmış, sessizleşmiş, zayıflamış. Dünle ilişkisini bitirmiş. Yarından umudunu kesmiş. Kendisine acır olmuş. Kendini yetersiz görür olmuş.
Birileri Mamak’a el atmalı. Hem de acilen.
Bu kentsel dönüşüm ne menem bir uygulama.
Buralar zaten mahrumiyet. Bir de evleri alınırsa ellerinden otuz, kırk, elli yıldır oturdukları evleri alınırsa ne yapacaklar? Gönüllerince okutamadıkları, okuttuklarına iş bulamadıkları, bulduklarına sigorta yaptıramadıkları, yorgunluklarına çare üretemedikleri çocuklarına bir “daire“ de mi bırakamasınlar?
Büyük şehirlerde; “Başını sokacak bir ev” çok önemli. Bir vatandaşlık hakkı. Ve onun kadar önemlisi varlığıyla insanı, zengin, mutlu, vatandaş hissettiren yokluğuyla ise acze düşüren bir temel unsur.
Eğer merkezi yapıda birileri, yönetim yetkilerini kullanarak bu kentsel dönüşüm zulmüne el atmazsa kötü niyetler taşıyacağım.
Mamak gibi büyük bir metropol ilçe gettolaşsın, muhtaç kalsın isteniyor diyeceğim. İşsizliğinden utansın. İşçiliğinden utansın. Hep sessiz kalsın isteniyor diye düşüneceğim. Hep yardım paketine gereksinimi olsun diye bekleniyor diye düşüneceğim.
BELDE BELEDİYELERİ İÇİN NAÇİZANE ÖNERİLER
Perşembe, Hazirane 5, 2008 · Kategori: sehirler ve belediyeler
KÜÇÜK BÜYÜK DİĞER BELEDİYELER DE UYGULAYABİLİR
Alanya'ya, Antalya'ya gidenler görmüştür, oralarda kaldırımlarda hep portakal ve limon ağaçları vardır. Ne dalı kırılmıştır ne meyveleri yağma edilmiştir. Hatta çoğunun üzerinde meyvesi aylarca kalır. Oysa bir ara Antalya'da sokak çocukları hayli vardı. Çocuklar bile o küçük yaşlarında, aç kaldıklarında ağaçlara zarar vermeden yediler demek ki. Hoş, oralarda çok aç kalan olmuyor. Ve kentteki meyve ağaçları da hayli çok. Neredeyse adım başı.
Bütün belde belediyeleri beldelerinde ne yetişiyorsa o meyveler ağırlıklı olmak koşuluyla beldelerini donatabilirler. Bu belde için; hem bolluk bereket simgesi hem turistler için bedava ikram ve tanıtım hem de canı isteyip de alamayanlar için meşru bir ulaşılabilirlik sağlar. Kimse korkmasın, eğer yeterli sayıda olur ise ağaçlar zarar görmez.
Eskiden sadaka taşı diye bir uygulama varmış mahallelerde. Gece oraya para konur, ihtiyacı olan da, yine gece vakti ihtiyacı olduğu kadarını ordan alırmış. Parayı taşa koyanı da parayı alanı da kimse görmezmiş. Yani bugünkü çadırlar gibi yararından çok reklamı yapılmazmış. Reklamdan gösterişten utanırmış insanlar. Meyve ağaçlarından oluşan bahçeler, parklar, ormanlıklar, bu ahlaktan gelenlerin uygulayacağı bir şey. Kimse kimseyi görmüyor. Kimsenin gururu incinmiyor kimse üç kuruşluk hayır için kurum kurum kurulmuyor. Turisti de dahil herkes için bir belediye hizmeti.
Beldeler insanların birbirini tanıdığı yerler. Çabuk organize olunabiliyor. Çabuk sonuç alınabiliyor. Sonuçları net izlenebiliyor.
Çocukları, kadınları, aileleri işin içine katmak lazım. Eğer yapılan, içten ve doğru bir iş ise, zaten katılıyorlar. Çocuklar ve anneler, eve yenmesi için alınan meyvelerin çekirdeklerini biriktirseler. Bir de bunları bir saksıya ekip fide haline getirseler. Şeftali, kayısı, kiraz, vişne, hatta nar, sonra kabuğuyla ceviz, badem, fındık. Bütün bu süreçleri çocuk görse katılsa. Belediye yeşillendirme çalışması yapacağı arazileri sadece çam ağacı ile donatmasa. Meşenin, çamın, kestanenin, kavağın yanına bu fideler de bir şenlikle, mevsiminde ekilse. Belediyeciler de; elma, armut, ayva, portakal ve yerel fideleriyle katılsalar şenliğe. bazı fidelerin meyve vermesi üç yıl bile sürmüyor.
Böyle bir beldede büyüyen hangi çocuk, bu beldeyi bu bolluğu ve bereketi bu hizmeti unutur?
Bütün çocuklara açık bir meyve ormanı, böyle bir uygulamada hangi çocuk kendini masal kahramanı olarak görmez? Kim kendini cennette zannetmez?
Herşeyden önce çocukları doyurmak lazım.
Ve bunu yaparken annesini, babasını ve çocuğu incitmemek lazım.
Bugünki gibi; üç kilo pirinç, bir paket makarna, bir paket margarin, beş paket tarihi geçmiş hazır çorba, biraz kömürle insanları aşağılamamak lazım.
Acil durumlarda ne olursa vermek lazım. Ama diğer durumlarda biraz bakmak lazım.
Bölgede özelleştirme varsa taraf olmak lazım. Özelleştirme kamu malının özelleştirilmesi insanların işsiz bırakılmasıdır. Çocukların anne veya babasının işsiz ve muhtaç bırakılmasına rıza göstermemek lazım.
Eşi olmayan aile reisi kadınları sosyal yardımla kandırıp eve hapsetmemek lazım. Azim gösteren, çalışan, direnen bu kadınlarımızı desteklemek lazım.
Küçük yerlerin uzun vadeli tanıtımında - yöresel yemeklerde, kumaş, halı, kilim dokumada- hep kadınlarımızın el emeği etkindir. Bunu unutmamak lazım.
Küçüğüyle büyüğüyle istihdam yaratmanın çok maliyetli olduğu inancıyla iş alanı yaratmaktan korkan yönetici kervanına katılmamak lazım.
İş geliştirmek isteyen insanlara, menfaat ilişkisine bulaşmadan ortam ve olanak sağlamak lazım. İş yapmak isteyen kadını ve erkeği dinlemek lazım. Onlara ortam ve olanak sağlamak lazım. Ve bunu düzenli olarak yapmak lazım. Sonuçları izlemek, denetlemek lazım.
Yaşlıları unutmamak lazım. Onları bakıma muhtaç zavallılar olarak görmek yerine ihtiyaçlarını karşılamada bağımsızlaşmaları ve bilgeliklerini kamu hizmetine sunma olanağı tanımak lazım. hemen huzurevi açmamak lazım. Hele bin kişilik kapasitelerden kaçınmak lazım.
Engellilerin, onurlarıyla ve bağımlı olmadan kamusal yaşama katılmaları için sokakta, caddede, trafik lambalarında, parklarda, otobüslerde değişiklik yapmak lazım.
Şimdilik bu kadar lazım.
Sonra yeniden yazmak lazım
NOT; 4.4.2008 tarihli yazı da belediyeleri ilgilendirebilir
BİR ŞEHRİ SEVMEK-ANKARA
Cuma, Nisan 4, 2008 · Kategori: sehirler ve belediyeler
Önce, semte adını veren Türkiye Kızılay Derneği’nin tarihi binasını yıktılar. Yerine, belki bir on yıl sonra, o güzelim meydanı küçültecek, acayip bir bina kondurmaya başladılar. İnsan inanmak istemiyor ama iş merkezi olarak kullanılacak olan bu yeni heyulanın, derneğe daha çok gelir getirmesi hesaplanarak, bir gecede boşaltılmış bina. Tarihi bina olarak korunma altına alınmasın diye…
Bu binanın yıkımından bir süre sonra, bir çok semti sakin sakin dolaşarak, tekrar yolcu alacağı Yıldırım Beyazıt Meydanına dönen, troleybüsler kalktı. E tabi, büyük kent, hız gerek.
Kavaklıdere’nin üzüm bağlarını söküp yerine iş merkezi inşa ettiler.
Yenimahalle’nin, Gaziosmanpaşa’nın iki katlı evleri, apartmanlar için yıkıldı tek tek.
Sonra, Güven Park’ın ağaçlarını naklettiler. O ağaçlar, sürgün olmuş memurlar gibi götürüldükleri yerde unutuldular. Metro için nakledildi bu ağaçlar. Bir park, bu nedenle tarumar oldu.
Sonra Ankara Üniversitesi’nin Cebeci’deki Hukuk Fakültesi’nin bahçesini, demir parmaklıklarla çevirdiler. Büyük olasılıkla gerekçe güvenlikti. Yazları; örgüsünü, gazetesini alıp, caddeden geçenleri seyrederek vakit geçiren ev kadınları ve yaşlılar için bir park olan, o güzelim bahçe onlara yasaklandı.
Sonra Tandoğan Meydanı’ndaki o güzelim heykeli kaldırdılar. Barışı, bereketi, ilkbaharı çağrıştıran bir heykeldi Ankaralılar için. Kaldırma gerekçesi, yine metro istasyonuydu. İstasyon yapıldı. Meydan, meydanlıktan çıktı. Bir de o heykelin sığabileceği büyüklükte bir alana, onu değil de kocaman bir sütlükle kocaman bir fincanı, heykel niyetine koydular.
Sonra, üst geçitler sardı her yanı. Meşrutiyet Caddesine, her sokağın başına bir üst geçit yaptılar. Çünkü,toplu taşım araçlarından olan otobüsler artık Atatürk Bulvar’ından değil, bu caddeden geçirilmeye başlanmıştı. Bahane yine trafiğin rahatlamasıydı. Yayalar, müteahhitlerinin, Ankaralı olmadığı umdukları bu üst geçitlerden geçmeyi kabullenmedi bir türlü. Can pahasına yoldan geçer oldular. Üst geçitler de, her gün tüm çirkinlikleriyle kendilerini anımsattılar.
Sonrasında, canım Atatürk Bulvarı’nı boydan boya, dökme demirden kalın zincirlerle ortasından kestiler. Yayalar üst geçitten geçmeliydi. Trafik akmalıydı, akmalıydı, akmalıydı.
Aynı binanın farklı cephelerinde yer alıp, binayı sevmeye neden olan Akün Sineması da Çağdaş Sahne gibi sessiz sitemsiz değişti. Ardından Cinnah Caddesi deşildi. Kuğulu’nun çevresi, E5 modeliyle düzenlendi. Asfalttan bir merkeze dönüştü Yenişehir. Kolejden, Sıhhiye’den Bakanlığa, Kavaklı’ya o güzelim caddeler; üst geçit, alt geçit, köprü gibi yapılarla demir ve betonla sıvandı.
Kitapçıların çoğu kapanırken fark edilmedi bile ? Ne zaman ki, yerine ucuz, döküntü, işe yaramaz giyim ve elektronik mallar satan dükkanlar bir de çığırtkanlarıyla açıldı, o zaman anlaşıldı ki köşede bir kitapçı vardı.
Eski, tanınmış, iyi lokantalar vardı. Ve buralarda yılların alışkanlığıyla buluşan, görüşen gruplar. Lokantalar kapandı ya da taşındı, gruplar dağıldı. Ama bir tarz da geçip gitti. Görgülü, hayatı bilen, biraz çelebi insanların ayakları kesildi yavaş yavaş. Bu tarz; bu şehir için bu ülke için hatta hayat için elzemdi. Görgüsünü kaybetti şehrin merkezi.
Bir ara; Kızılay’da, tam ortada, yaya geçidinden geçmemiz engellendi. Konan bariyerlerle yayaların, yaya geçidinden geçmesi metazori önlendi. Gerekçe yine trafik ve trafiğin rahat akabilmesiydi. Burada üstgeçit de yapamadılar. O zaman alt geçit. Metro ve Ankaray’ın ana istasyonundan geçilecek. Vatandaşlar tepki gösterince, meşruiyet arayışına gidildi. Bu konuda seçim sandıkları bile kuruldu. Otobüslerle insanlar taşındı. Şimdi, çoğu insan inanmaz ya da anımsamaz ama parmaklara seçim boyası bile sürülmüştü.
Bir şehir trafik akışına göre düzenlenemez ki.
Dünyanın bir çok yerinde, seçilmiş veya atanmış kamu görevlilerinin, sorumluluk alanlarındaki işleri yaparken; yaşlı, engelli, çocuk, hasta, hamile vb. gibi özel ihtiyaç grupları ile sanat, kültür gibi alanlarda, yaşama anlam ve değer katan etkinlik gruplarını gözettiği varsayılmak durumundadır. Yani bu makamlar hizmet üretirken, özellikle bu grupların haklarını, olanaklarını öncelemek ve savunmak zorundadırlar. Bu sorumluluklarını başkalarına devredemezler. Yani bu konularda bir seçime veya ankete gidilemez. Halk böyle istiyor denemez.
O günlerde Ankaralıların mecbur edildiği, Kızılay’da metro istasyonuna inerek karşıdan karşıya geçme yöntemi; metroyu kullanamayan yaşlılar, uzak semtlerden, belki ayda bir merkeze inenler, hastalar, özellikle engelliler ve engelli aileleri için bir kabusa dönüştü. Ankaralıların hepsinin; sağlıklı, orta yaşlı veya genç, yönünü hemen bulabilen, metroya alışkın, yer altından geçmeye korkmayan, panik yapmayan, panik atak olmayan insanlar olduğuna ilişkin bir araştırma mı vardı ellerinde?
Bir şehir,tüm insanlarına, her köşesiyle kucak açtığı zaman sevilir, benimsenir,güzelleşir. Ona yabancılaştırılarak değil. Toplu taşım da önemli, trafik de, güvenlik de, hız da. Ama bir o kadar estetik , yayaların korunması ve arabalılar kadar, rahatlarının düşünülmesi, tarihi dokunun insan ruhunda yarattığı sükunet ve tabi ki özel ihtiyaç grupları.
Göz göre göre yıkıldı Yeni Sahne’miz
Bir gün torunlarımız bize soracak; Başta hizmet vermekle yükümlü olanların bilmesi gereken, insan hakları, yaya hakları, kentli yurttaş hakları neden bilinmedi ve uygulanmadı
On dokuzuncu yüzyılda değil ikinci bin yılın başı gibi bir tarihte, bir şehrin merkezi insanı, sanatı, sanatçıyı, yayayı, çocukları, ev hayvanlarını böylesine dışlayabilir mi? Diye soracaklar.
Dudak uçuklatacak sayıda dershanenin, şehrin bu bölümünde yer almasının eğitime nasıl bir kalite ya da aile bütçesine ne kadar bir ağırlık getirdiğini de soracaklar belki ama, en çok konuyla ilgisi açısından trafiğin akışına nasıl bir kolaylık ya da zorluk kattığını merak edecekler.
Ben de şimdiden kendimize soruyorum.
Bir şehir meydanlarını; arabalara ve iş merkezlerine göre düzenleyebilir mi? En güzel en anlamlı alanlarını asfalta ve şekilsiz büyük binalara gark edebilir mi? İnsanı ötekileştirip trafik akışını gözetebilir mi?
Arabası olmayanları, arabasını kent merkezine sokmayacak kadar duyarlı olanları, otobüse binenleri böyle bunaltabilir mi?
Aksine
Bir şehrin kalbi; üç tekerlekli bisikletleri, balonları, oyuncak bebekleri ve aileleri ile çocukları, beyaz bastonları, tekerlekli sandalyeleri, protezleri ile engellileri, bastonları ve anıları ile yaşlıları, kitapları, müzik çalarları, gitarları, şarkıları ve arkadaşlarıyla gençleri, özgürlük ve güvenlikleriyle kadınları, herhangi özel bir organizasyona gerek duymadan meydanlarında ve parklarında toplayabildiği zaman mutlu mutlu atar.
Yoksa bir şehir ne işe yarar?