GÜNEŞİ VE MAHSUN'U GÖRDÜM
Pazartesi, Mayıs 4, 2009 · Kategori: sinema bir sanattir
Sevdiğim Yılmaz Güney'in, en sevdiğim filmiydi belki "Sürü",
Tarık Akan , Melike Demirağ, Tuncel Kurtiz ve nice değerli oyuncunun yer aldığı "Sürü".
İşte o filmde, insana en çok koyan sahnelerden biri - sürü ile Ankara'ya girmeleri ve son sahne dahil - bir tren yolculuğuydu.
"Güneşi Gördüm" filmi de; böyle bir sahneyle açılıyor gözlerimizin, yüreklerimizin önüne.
Bir tren yolculuğu.
Bir ailenin yolculuğu, genç gelinlerin hasta, çocukların umutlu halleri.
Biraz mahzun, biraz garip, biraz çaresiz çokça insan çokça yanlız.
Biz şehirli, karnı tok sırtı pek, sinemaya da gidebilen, biraz da okumuş insanlara; bir sınır köyünden, kara trenle yapılan yolculuğu anlatsa da, yüzümüze vurduğu; bizim yalnızlığımız, bizim çaresizliğimiz, bizim kendimizden kaçışımız ve kendimize yabancılaşmamız.
Hem kendimize hem aynı coğrafyada, belki aynı şehirde hatta sokakta yaşayanlara yabancılığımız. Akrabalarımıza, arkadaşlarımıza yabancılaşmızlığımız.
Müzik bile , aynı sahne üzerine bindirilmese de - o kadarını anımsayamıyorum- Zülfü Livaneli'nin Sürü filminde kullanılan "Gök yüzünde yer yüzünde" diye başlayan, "Sürgün" adlı bestesidir. Ya da benzerdir. Ama filmin tüm müzikleri muhteşemdir.
Bağır Mahsun, bağırılacak zamandır.
"Güneşi Gördüm"; bir çok hayatı bir hayat üzerinden anlatıyor. Bu bazen, bu kadarı da olmaz noktasına getiriyor insanı. Oysa anlatılanların gerçek olduğunu hepimiz biliyoruz. Bilmezden gelsek de, biliyoruz. Her biri ayrı film olabilecek belki üç belki beş ciddi öykü var filmin içinde. Ve bunu, bir insanın bir ailenin, Altun ailesinin üzerinden anlatıyor. Mahsun'un vakti yok. Beş öyküye beş film yapacak vakti yok. Derdini beş ayrı filmle insanlara anlatmaya zamanı yok, sabrı yok. O koşmalı.
Koş Mahsun, koşulacak zamandır.
Bütün oyuncular muhteşem. Filme inanmışlar bir kere. Mahsun'a güvenmişler.
Adnan Erkekli ve Demet Evgar'da şive biraz fazla vurgulu. Anlıyoruz ki oyuncuların da bütün yürekten asılmalarına karşın zamanları olmamış. Diğerleriyle birlikte bu iki dev oyuncu şivenin bu denli sert olmadığını anlayacak kadar sınırda kalamamışlar. Keşke kalabilselerdi. kalsalardı da oyunculuklarıyla birlikte tüm içtenliklerini ve sahiciliklerini de yitirmiş oyuncular oyuncu görseydi. Hele gençler, hele orta yaş kuşak oyuncular. Adlarını yazmamak olamaz; Ali Sürmeli, Ali Tutal, Alper Kul, Altan Erkekli, Cezmi Baskın, Cihat Tamer, Demet Evgar, Emre Kınay, Erol Günaydın, Hande Subaşı, Itır Esen, Kamil Sönmez, Menderes Samancılar, Murat Ünalmış, Nurseli İdiz, Sarp Apak, Şerif Sezer, Yiğit Özşener ve Zafer Ergin. Tüm oyuncularda bir büyük filmin içinde olduklarının heyecanını hissetmek mümkün. Ve Mahsun'un anlattığı hikayeye inanç.
Anlat Mahsun anlatılacak zamandır.
Filmdeki bazı sahneler çok klişe. Bebeğin güneşe uzatılması, yürüyebilen gencin anneye koşması gibi bir çok sahnede çok fazla klişe ve drama var. İşin kötü yanı, bu klişeler, filmi bize anlatan Mahsun'un çocuksu masumluğu ile birleşince seyirciyi rahatsız etmiyor. Aksine cesur bir yürekle olunca izleyeni de masumlaştırıyor.
Ama gönül ister ve düşler ki; Mahsun bir filminde Fatih Akın ile, bir filminde Ferzan Özpetek ile, bir filminde Nuri Bilge Ceylan ile çalışsın. Hatta o kadar zaman yoksa, onların çektiği süreçleri gidip izlesin. tecrube basamaklarını çabuk çabuk atlasın. Onlarla sinema yapsın, konuşsun, tartışsın. Etkilensin etkilesin.
Çalış Mahsun çalışılacak zamandır.
İşte o zaman öyle bir yönetmen gelir ki, kim tutar onu.
Yolun açık olsun delikanlı.
Güzel nice filmlerini bekliyoruz.
OSKAR ÖDÜLLERİ VE AMERİKAN TOPLUMUNUN YENİ KİMLİK ARAYIŞI
Cuma, Ocak 2, 2009 · Kategori: sinema bir sanattir
"Son zamanlarda gerek Amerika'da gerek Ortadoğu'da yapılanları görünce, bir sinema yazısı olarak da Aralık 2002'de yazdığım bu metin aklıma geldi. Paylaşmak istedim."
2002 Oscar ödülleri yine şaşalı bir törenle dağıtıldı.
İki zenci oyuncuya birden ödül verildi.
Denzel Washington; "John Q" filmindeki rolüyle, 'En iyi erkek', Halle Berry ise, Türkçeye çevrilmiş adıyla, "Kesişen Yollar" filmindeki rolüyle, 'En iyi kadın oyuncu' ödülünü aldı.
Bu yılki Oscar töreninin en önemli sansasyonu, iki zenci oyuncunun birden ödül almasıydı herhalde. Ama hazır olalım, yakın gelecekte daha çok ödül alacağa benziyorlar. Konjonktür öyle gösteriyor. Yanlış anımsıyorsam lütfen bağışlansın; en son, 1964 yılında Sidney Poitier, 'En iyi erkek oyuncu' ödülünü alabilen zenci olmuştu.
Oscar, beyaz oyuncuların arenası diye bilinir. Bunu en çok zenci oyuncular kabullenmiş olmalı ki, bu yılki törende şaşkınlıkları görülmeye değerdi. Halle Berry, heykelcik elinde olmasına rağmen, sahnede, bir ağlıyor, bir gülüyor ama bir türlü inanamıyordu. Ve bu haliyle de coşkusunu, inanılmaz bir doğallıkla izleyicilere aktarıyordu. Ekranın karşısında otururken anlıyordunuz ki, bu kadın çok çalışmış, çok emek vermiş, umut etmiş, beklemiş, düşlemiş. Korka korka düşlemiş. Yanlızca bu görüntü bile, filmi merak etme duygusu yaratabiliyor insanda. Film; farklı iki aileden, yolları kesişen insanları anlatıyor.
Ailenin biri zenci. Anne, baba ve çocuk. Baba bir suçlu. Hapishanede. Tüm süreçler tamamlanmış, idam edilmeyi bekliyor. Anne (Leticia), kocasının cezasını kanıksamış, borçlarını ödeyemediği bir eve, hurda haline gelmiş bir arabaya, obez bir çocuğa sahip. Diğer aile beyaz. Dede, oğul (Hank) ve yetişkin erkek torun. Üç kuşaktır infaz memurluğu yapıyorlar. Dede bu görevden emekli olmuş, hayli yaşlı bir adam. Dede ve oğul taviz vermez bir biçimde ırkçılar. Torun ise hiç onlara benzemiyor. Duygulu, duyarlı bir genç adam.
Bu iki ailenin yolu ilk kez, cezanın infazında kesişiyor.İdama nezaret eden görevliler arasında Hank ve oğlu da var.
Filmde, ne oluyorsa bundan sonra oluyor, tempo birden yükseliyor. Acılar birbirini izliyor. Bu acılar arsında Hank ve Leticia'nın yolları kesişiyor. Aralarında mutlu sonla biten bir ilişki başlıyor. Hank'in ırkçılğı da sönüp gidiyor.
Irkçılık gibi çok derinden duygularla beslenen bir tutumu alelacele silmeye çalışan filmde, inanılmaz bir başka ayrımcılık ve etnik sayılmasa bile bir temizlik yapılıyor ki tüylerinizi diken diken etmeye yetiyor. Film; zenci ve suçluysanız, sizi idam ettiriyor. Duyarlı ve sert koşullarda hata yapan bir beyaz iseniz, sizi intihar ettiriyor. Babası idam edilen şişman bir zenci çocuksanız, gizli saklı yediğiniz dondurmalar yüzünden size anne şiddeti uygulatıyor ve en sonunda obeziteden öldürüyor. Irkçı ve huysuz bir yaşlıysanız sizi sürekli bakım merkezine yerleştirerk cezalandırıyor.
Hank ve Leticia'nın sorunsuz bir ilişki yaşayarak, Hank'in ırkçılığının yokolması için yapılan temizliği görünce, insan, Terminatör filmini izler gibi oluyor.
Hakkını vermek gerekirse film idama karşı. Bunu açık açık veriyor.
Film; Amerikan toplumunun 11 Eylül sonrası yeni kimlik arayışının nereye doğru akacağının bir göstergesi gibi.
Yakında idam cezasını kaldıracağa benziyorlar. (Belki bu arada Çocuk Hakları Sözleşmesini de imzalayabilirler) Bir iç uzlaşma arayışıyla zencilerle barışma ihtiyacı hissediyorlar. Bunu nasıl yapacakları konusunda kafaları pek de aydınlık değil. O nedenle de bu filmdeki gibi ortalığı toz duman içinde, kan revan içinde bırakıyorlar.
Böyle yapmaya devam edeceklerse, Orianna Fallaci'den senaryo yazımında yardım isteyebilirler. Son dönem tepkilerinden hareketle böyle bir öneri karşısında çok mutlu olacağı izlenimi bırakıyor.
Gelelim en iyi kadın oyuncu ödülüne.
Halle Berry için , 'soyundu, ödülü aldı' demek hamaset. Ancak performansının çok iyi olduğunu söylemek de mümkün değil. Sıradan Hollywood kalıbı dışına çıkamamış.
Umalım ki konjonktürden dolayı ödül aldığının farkında olsun.
TANINMIŞLIK VE KALICILIK ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ 2
Cuma, Ocak 2, 2009 · Kategori: sinema bir sanattir
Serra Yılmaz ve Hülya Avşar.
İkisi de kadın.
İkisi de oyuncu.
İkisi de sinemamız için, sinema için büyük şans.
Sıradışı bir yetenekleri var. Olağanüstü hatta vahşi denebilecek, büyülü, buğulu, sıcak bir ilişkileri var kamerayla.
İkisi de yeteneklerinin farkında.
Ama işte ortaklıkları buraya kadar. Belki bir de son oynadıkları film. Buradan sonra ayrışıyorlar ve esas yol burada başlıyor.
Şöyle bir tepeden baktığımızda bu ayrışmanın oldukça kalın çizgilerle vurgulandığını görüyoruz.
Dürbüne bile gerek kalmıyor.
Birini, sinemaseverler iyi tanıyor. Hem sadece Türkiyedekiler de değil.Özellikle sinemanın, yalnız Hollywood yapımları olmadığının farkındaki izleyici için, Serra Yılmaz merak duyulan takip edilen saygıyla anılan bir isim.
Diğerini, tüm Türkiye tanıyor. Ama sinemaseverlerin kaçı onun farkında bilinmez. Hatta iteledikleri bile söylenebilir. Sinemacıların da buna yakın bir tavrı olduğunu düşünmüyor değilim.
Biri, oyuncu/sinemacı kimliğini sonuna kadar sahiplenmiş götürüyor.
Diğeri, bugün olmuş; 'Türkiye'nin en iyi oyuncusuyum'dese iyi, 'En güzel kadınıyım' tartışmalarının içinden çıkamıyor. Serra Yılmaz'ın bir söyleşisinde; kimseyi hedef almayıp yalnızca kendini ifade etmek için kullandığı tümce, işte tam buraya çok iyi oturuyor.'Ben güzel olmakla yükümlü değilim' diyor 'Ben oyuncuyum' Mankenlerin bile kendilerini sanatçı sandığı bu ülkede bu tavrı müthiş buluyorum.
Biri, ancak, sinemayla,i çinde yer aldığı filmle, filmografisiyle, festivalle, sansürle ilgili bir konu olduğunda karşımıza çıkıyor.
Diğeri, hergün telvizyonlarda, gazetelerde. Ne kadarı onun isteğidir bilmiyorum ama, son on-onbeş yıldır annesi, kocası, kızkardeşi, rakipleri, terzisi bahane edilerek de olsa Hülya Avşar'ın haber olmadığı gün var mıdır?
Biri, bir başka meslekte (mütercim tercümanlık) en iyilerden biri olmasına rağmen sinemacılığını da önemseyip, en az onun kadar emek veriyor.
Diğeri, oyuncu kimliğini ,show programı yapmak, şarkıcı olmak gibi farklı alanlarda 'ben varım' diyebilmek için kullanıyor sanki. Bir anlamda oyunculuk kimliğini bizzat kendisi istismar ediyor. Bu da, bütün bu karmaşa içinde yeteneklerin su üstüne çıkması zor olan bir coğrafyada insanın içini acıtıyor.
Biri, yönetmen, senaryo, rol gibi konularda titiz ama ondan sonra rolü ne gerektiriyorsa onu yapıyor. Çıplak-giyinik, iyi-kötü, uçuk-kaçık ne olursa oynuyor. Ama iyi oynuyor.
Diğeri, yaşamında son dönem edindiği, ulaşılmaz vamp kadın imajını sinemada da sürdürmeye kararlı, işi figüranın omzuna yüklüyor. Başrol oynadığı filmi bile önemsemediğini düşünüyor insan. Sinemada 'dışlak oyuncu' denilen maskelemeyi kendi yaşamına, ruhuna taşıyor sanki...
Biri, sinemayla ilgili her konuda taraf. Sansür olmasın, sanata yasak gelmesin diye özel çaba gösteriyor.
Diğeri; kendi filmine yasak geliyor -ki yeteneğini 'Berlin In Berlin'kadar iyi kullandığı bir filmdir 'Salkım Hanımın Taneleri'- ciddi anlamda bir karşı duruşunu görmüyoruz.
Bu iki kadından yarına kalacak olan sizce hangisi? Yok. Hayat bu kadar da basit değil.
Bugün Marilyn Monroe hangi nedenle yaşıyor?
Ben oyumu Serra Yılmaz'dan yana kullanıyorum.
Her ikisi için de kullanmak isterdim.
Belki, belki bir gün şey olur, Hülya Avşar oyunculuktaki büyük yeteneğini kendisi de keşfeder, yüzleşir, barışır
O zaman bu iki kadını tutmayın gitsin.
Ne inanılmaz filmler yaparlar.
ARALIK 2002 Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
BİZİM SİNEMALARIMIZ
Cuma, Ocak 2, 2009 · Kategori: sinema bir sanattir
MART 2004
Bizim sinemalarımız vardı önceden. Annelerimizin, elimizden tutup, sokağın başında, komşu teyzeler ve çocuklarıyla buluşarak gittiğimiz taşra sinemaları. Çarşambaları öğlen seansları olurdu. Kadın matineleri. Her hafta hangi film gelecek diye annelerimiz kadar heyecanla beklediğimiz sinemalar.
Askeriyenin sinemalarında, yabancı filmler gösterilirdi. Babası asker olmayan bizler bile çok uygun ücretlere çok film izledik bu sinemalarda. Herkese açık olan hafta sonu gösterimlerinde, kasabanın tüm çocukları orada olurduk. Yabancı filmler ana babalarımıza pek cazip gelmez, babalar kahvede çıkışımızı beklerken annelerimiz, yaramazlıklarımızdan yorgun, biz dönmeden ev işlerini bitirmeye uğraşırlardı.
Hava şartları uygun değilse, On Kasım törenlerini, 23 Nisan kutlamalarını da bu sinemalarda yapardık.
Biraz büyüdüğümüzde yazlık sinemalar açıldı. Her şehirde neredeyse her mahallede vardı. Yazın turneye çıkan tiyatrocuları, şarkıcıları, kumpanyaları da ağırlayan sinemalar.
Biraz daha büyüdüğümüzde, Ankara'da, cumartesileri sabah onbuçuk seansları, yanımızda bir büyük olmadan kendi başımıza gideceğimiz sinemalar oldu. Biz biraz da sinemalarla büyüdük. Bilet parasının yanında bir gazoz bir de gofret parası kopardık mı tamam. Ver elini dünya seyahati.
Sonraları, şöyle yaşımız onbeşler civarına geldiğinde, benim için büyümenin en sevindirici yanlarından biriydi istenilen gün ve saatte sinemaya gidebilmek. En büyük kahramanım Yılmaz Güney. Düşünüyorum da çevrilmiş bütün filmlerini izlemiş olmalıyım. Afişlerini bulup odama asmış, kartpostallarını toplamış, gazete küpürlerini anı defterimin arasında saklamışım.
Sinemalar; sadece filmleriyle değil geniş salonlarıyla, toplu biletlerimizle, en güzel oradan seyredildiği için kapmaya yarıştığımız koltuğuyla, afişleriyle, oyuncularıyla bizimdi
Önce taşradakiler kapandı sonra yazlık sinemaları otopark yaptılar sonra da cumartesi sinemalarımızı düğün salonu veya iş merkezi.
Biz mi sinemadan çekildik? Seks filmleri mi sinemalarımızı işgal etti? Televizyon mu cazip geldi ama birşeyler oldu. Sinemalarımızın çoğunu kaybettik.
Şimdi, onbeş yirmi yıl sonra, yeniden buluyor gibiyiz?
Büyük olmayan şehirlerimizde bir ya da iki sinema duruyor sanırım. Kasabaları hiç bilmiyoruz.
Bildiğim şey, Ankara'nın büyükşehir sınırları içinde yeralan Mamak ilçesinde Sinema olmadığı.
Bulduğumuz sinemalar ise hayli değişmiş. Büyük sinemaları kırpıp kırpıp oturma odası büyüklüğünde gösterim salonları haline çevirmişler. Büyük marketlerin içine, fuayeleri metro duraklarını çağrıştıran, koltuklu, beyaz perdeli yerler açmışlar.
Bir de, gidilmezse, ruhumuza değil de, içinde bulunduğumuz topluluk karşısında, medya karşısında kendimizi mahcup hissedeceğimiz, eksikliğini duyacağımız, cahil sayılacağımız bir takım yüksek teknolojiyle filme alınmış birşeyler gösteren yerler olmuşlar sanki.
Bütün sinemaların bütün salonlarında neredeyse aynı filmler. Herhalde bu sinemaların sahibi aynı adam. Her sinemasının bölük börçük yaptığı salonlarında hep aynı filmleri oynatıyor. Bu filmlerin yapımcısı ve dağıtımcısı da aynı adam olmasın? Yok, bu olmadı, aynı adam bu kadar işi, bu kadar ülkeyle yapamaz. Bu kadar parası olamaz? Ama on filmin, on şehirde on salonda aynı anda oynatılarak başka filmlerin oynatılamıyor olmasının, başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?
Gazeteleri ve televizyonlar da aynı adamın olabilir mi? Çünkü orada da en çok anlatılan yine bu on film.
Ay aklımı kaçıracağım ya. Bu nasıl bir adam böyle?
Neyse, Ankara'daki Kızılırmak sineması bu adamın değil herhalde Bir İtalyan. Bir İspanyol, bir Türk-Alman bir Fransız filmini bulabiliyorsunuz.
Biz, kırklı yaşlarında üç kardeş ayrı evlerde otursak da bazı pazar akşamlarını birlikte sinemaya giderek değerlendiriyoruz. Beş hafta önce Kızılırmak Sinemasında İspanyol filmi olan "Güneşli Pazartesileri" filmini izledik. Bize çok uzak olmayan İşsizleştirilen işci sınıfının durumunu anlatıyordu.Sonunda bir umut bekleyip bulamasam da beğendim. Kızılırmak'da geçen hafta da "Elveda Lenin" vardı.
O da güzel bir filmdi.
Balkonunu ayrı bir salona dönüştürse de egemen anlayışa direnen filmleri, koltukları, kapıdaki beyefendi görevlisiyle Kızılırmak bizim sinemamız.26 mart 2004
BU FİLM KAÇMAZ
Çarşamba, Mayıs 7, 2008 · Kategori: sinema bir sanattir
BİR KADININ HAYALPERDESİNDEN ADSIZ BİR YOL HİKAYESİ
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Senaryo: Hayal Erzincan
Müzik: Erkan Oğur
Oyuncular: Serra Yılmaz (Neriman), Halil Ergun (Nazım), Ruhi Sarı (Tahsin), Nejat İşler (Kemal), Hayal Erzincan (Zeynep), Eylem Yıldız (Leyla), Özkan Uğur (Recep)
Film; Eğin'de başlayıp İstanbul'da sonlanacak olan bir yolculuğu anlatıyor...
Eğin Garajı. 2003 yılının Kurban Bayramı'nın son günü. 14 şubat. Gün ortası. İstanbul'a yola çıkma hazırlıkları yapılan bir otobüs. Tahsin motoru çalıştırıyor. Radyoda incesaz. Melodiye ıslıkla eşlik ederek kapıları açıyor, koridoru süpürüyor, çay malzemelerini, kolonya şişesini kontrol ediyor.
Nazım otobüsün kapısından kafasını uzatıyor. Saçları ıslak geriye taranmış, bıyıklar boyalı ve ince, sinek kaydı bir traş, kar gibi bir gömlek. Arkasında; elinde yarısı içilmiş, buharı tüten çay bardağıyla Recep duruyor.
Tahsin-'Vay! Fiyakaya bakın hele'
Nazım-'Bayram ya, lan. Kendine baksana hergele'
Tahsin Recep'e göz kırparak, soğutucudan bir kırmızı gül çıkarıp, gösterip tekrar yerine koyuyor 'Bugün 14 şubat ustam, sevgililer günü'. Üzerlerine doğru bol miktarda sprey koku sıkıyor. Gülerek geri kaçıyorlar.
Recep Nazım'a, 'Yürü abi, bu tangoyla uğraşılmaz. Gel gidip şu yolları bir daha soralım. Uzunyayla berbat diyorlar'
Kız kardeş- 'Pazara kadar kalsaydın abla. Memet nasıl olsa gidecek'
Neriman - 'Vakitlice gitmek lazım. Pazartesi işbaşı yapacağım. Gelirken getirdi ya çocuk sağ olsun'
Memet gülümseyerek onaylıyor.
Kız kardeş- 'Ne var şu İstanbul'da kadın başına. Tahsin dersen burada daha çok görürsün yüzünü'
Neriman- 'Hayat bu kızım, kiminin rızkı oradan kiminin buradan'
Kız kardeş- 'Buradaki rızkı görmüyorsun abla. Koskoca ev, bahçe viraneye döndü. On yılda bir gelmekle olur mu?'
Neriman aldırmaz-'Açma yine bu konuyu'
Kemal bir çift kanatlı kapının önünde,yaşlı bir kadının elini öperek vedalaşıyor. Elinde sırt çantası olarak da kullanılabilen bir küçük valiz, paltosunun yakasını kaldırıp yürüyor. Onun yalnız yürüyüşünde Eğin sokaklarının ve evlerinin güzelliğini görüyoruz.
Yönetmen sanki kentlerin, mekanların ruhunu okuyor
Tahsin Neriman'ın yanına koşuyor.Memet'in elindeki bavulu aceleyle alıyor.
Tahsin- 'Nerede kaldınız anne'
Neriman- 'Ancak be oğlum'
Neriman vedalaşıp otobüse biniyor. Nazım'ın hemen arkasındaki koltuğa yöneliyor.
Nazım dikiz aynasından 'Hoş geldin Neriman Hanım'
Neriman yerleşmeye çalışırken aynı biçimde selamlıyor.
Nazım içinden 'Gözler değişmemiş hiç' diyor.'Gözler yine cehennem bakışlı'
Neriman yanına oturduğu yaşlı kadınla selamlaşırken Nazım için 'Yaşlanmış' diye düşünüyor.
Diğer ön koltukta Zeynep ve babası , onların iki arkasında Leyla ve ablası, beş arka sırada ise Kemal oturuyor.
Otobüs dolu.
Recep, elinde bilet koçanıyla otobüsün arkasından öne doğru geliyor. Neriman ve Zeyneplerle selamlaşıp, kaptanın yanındaki seyyar koltuğa yerleşiyor.
Kasaba çıkışı yollar karlı.
Ve her gidiş gelişinde Leyla'ya ya bakıyor ya bir şeyler söylüyor. Anlık konuşmalardan tanıştıklarını ve Leyla'nın İstanbul'da ünivesiteye gittiğini anlıyoruz. Leyla ilgiden memnun ama çevreye belli etmek istemiyor.
Neriman- 'Sağol, acıkmadım daha'
Recep-'Yolumuz uzun, acıkırsın. Hadi'
Nazım dikkatle konuşmayı izliyor.
Recep, Zeynep’i, babasını, Neriman'ı alıp iniyor.
Şoförler için hazırlanmış güzel bir masa. Zeynep, babası, Neriman, Recep, Nazım yemek yiyorlar. Tahsin için de yer var ama o çeşitli bahanelerle diğer tarafta oturan Leyla'ların yanına gidip geliyor.
Masadaki konuşmalardan Zeynep'in de Eğinli olduğu , eski insanlarla, türkülerle, masallarla geleneklerle ilgili araştırma yapmaya geldiği ancak kimseyi tanımadığı için babasını getirdiğini öğreniyoruz.
Nazım 'Sosyete' diye düşünüyor.
Neriman dışarda gidip gelen Tahsin'e bakıp, Recep'e- ‘Bu şimdi yemek yedi mi'
Recep-‘Boşver yenge senin yemeklerin yeter ona. Bize bile yetiyor. Koyduğun yemeklerin çoğunu biz yiyoruz haberin olsun. Senin hakkın ödenmez yengem benim.
Gün akşama dönüyor.
Kaptan koltuğuna bu kez Recep oturuyor.
Yollar karlı. Otobüs ağırdan gidiyor.
Zeynep'le Neriman mırıl mırıl sohbette.
Tahsin, Neriman’la Zeynep reddettiği için; Recep'e, Leyla'lara, Kemal'e ve uyumayan bir çifte çay kahve servisi yapıyor.
Uyuyan uyuyor. Uyumayanlar yol seyrediyor.
Recep-'Yeni mi aklına geldi annen'
Neriman gülümsüyor- 'Yok oğlum. İstemiyorum '
Gün yavaş yavaş doğuyor.
Nazım radyoyu açıyor. Radyodan oynak bir türkü yükseliyor.
İnsanlar dinlenmiş, yavaş yavaş uyanıyor.
Çay kahve servisi buğusuyla başlıyor
Tesisin önüne giderken bir kalabalık onlara doğru hızla yaklaşıyor. Ellerinde kamera ve fotoğraf makinesi olanlar çoğunlukta.
Yolcular onları görebilmek için ayağa kalkıyor. Otobüs binaya zorlukla yanaşıyor. Kapılar açıldığında içeri girmeye çalışıyorlar. Yolcular onları itip iniyorlar ama şaşkınlar. Kemal inince gazeteciler ona yöneliyorlar. Kemal herkesten şaşkın. Kimse dağılmıyor. Recep, Nazım, Neriman binaya giriyorlar. Tahsin kapıları kapatıp kalmak isteyen yolcularla ve Leyla ile otobüste duruyor ve dışarıyı izliyor.
Gazeteciler Kemal'e, 'Savaş', 'Irak', 'Canlı kalkan', Sözcüklerinin sık geçtiği tümcelerle hücum ediyorlar. Kemal bunalmış susuyor. Soruların ucu bucağı yok.
Kemal, bir an bulup,- 'Arkadaşlar konuşmayacağım. Bu benim hayatım, benim tercihim': Sorular yeniden yükseliyor. Kemal sıyrılmak için hamle yapıyor ama kalabalığı aşamıyor. Öylece yere bakarak susuyor. Gazetecinin biri yolculardan biriyle çekim yapıyor.Yolcu pek mutlu.
Nazım- 'Emekliliğin yakındır. Dönmeyecek misin? '
Neriman- 'Ben düzenimi İstanbul’da kurmuşum'
Onların bakışından Recep'le Tahsin'in Kemal'i otobüse alıp kapıyı kapattıklarını ve gazetecilerle tartıştıklarını görüyoruz. Tahsin gazetecilere çay ikram ediyor. Recep gülerek, elini kolunu sallayarak bir şeyler anlatıyor. Gazeteciler yavaş yavaş dağılıyor. Biri Nazım'ın yanına geliyor.
Nazım- 'Adından başka bir şey bilmiyorum arkadaş. Ben sana ne söyleyeyim.'
Nazım, yolcular yerlerini alıyor. Recep, Nazım'ın yanındaki seyyar koltukta.
Yanındaki yaşlı adam Kemal'e- 'Futbolcu musun oğul?'
Kemal-'Değilim baba'
Yaşlı adam-'Ne istiyorlarmış senden?'
Kemal-'Savaş olmasın diye Irak'a gidiyorum'
Yaşlı adam- 'Savaş kötü şey oğul. Çok kötü, çok'
Leyla çantasında gülü buluyor, görünmesin diye telaşla içine tıkıyor. Suçlu bir çocukmuş gibi önüne bakıyor.
Tahsin son çay servisini yapıyor.
Kemal mahcup gülüyor.
Recep arkaya bazı evrakları almaya gidiyor.
Neriman eğilip, aynadan Nazım'a -'Çocuklar geldiğinde sen de gel bize. Garaj köşelerinde perişan olmayın'
Nazım- 'Olur'.
Spiker- 'Birleşmiş Milletler raporu açıklandı. Birleşmiş Milletler sözcüsü; Irak yönetiminin işbirliğine yakın davranmamasına rağmen ülkede nükleer silah bulunamadığını belirtti '
Film , Bu sözler eşliğinde,otobüsün arkadan çekimiyle, İstanbul siluetine gidişiyle bitiyor.
Bu film, Adı geçen gerçek kişilerin hoşgörüsüne sığınarak, kendi hayal perdemde, 14 Şubat 2003 tarihinde, akşam 21 seansında oynadı. Ben de kaçırmadım...
Güven Tunç
Kalıcı BağlantıÖMER KAVUR USTAMA, AŞKLA
Cumartesi, Nisan 19, 2008 · Kategori: sinema bir sanattir
Çok zaman önceydi, sinemacı olmayacağımızı biliyorduk belki ama, sinemanın, şiirin, özlemin ve özgürlüğün hasından anlıyorduk. Tümay ile; kendimiz yazarak çizerek, aile fertlerimizi bile oynatarak kısa metrajlı film çekmeye çabalıyorduk. Film festival programlarını kaçırmıyorduk. Coşkuyla koşuyorduk panellere, söyleşilere.
Atıf Yılmaz, “Atıf Abi” idi bizim için, Ömer Kavur, Ömer Abi. Heyecanımızla dalga geçen Mustafa’nın abartısıyla, Bernardo Bertalucci de, Bernardo Abimiz oluyordu.
Hepsinin öyküsü başkaydı, yaklaşımı başkaydı, yöntemi, tarzı, ekibi, sinematografisi, beklentisi başkaydı.
Hayrandık hepsine de.
Derslerde olmayan bir hayatı öğrenirdik bilgeliklerinden.
Filmlerini izlediğimizde, kendimize ait taze ve daha insansı anlayışlarla çıkardık salonlardan.
Ömer Kavur, benim sinemadaki bilgelerimden biriydi.
Yaratıcılık ustamdı.
Yalnızlığın yanı sıra sapkınlığın sinemacısı olarak da yorumlanırdı Ömer Kavur. Normalin, olağanın bu denli boş, anlamsız, pespaye ve bazen gerçekten rezilce olduğu dönemde, zamanın, insanın, ölümün ve yabancılaşmanın gerçek masallarını anlattı bize. Bunları; estetikle, yaratıcılıkla ve sihirle çerçeveleyip sundu. Kendi ruhumuzun derinliklerini; gördüklerimizden korkuya kapılmayalım, karşılaştıklarımızdan dehşete düşmeyelim diye elimizden usulca tutup gösterdi.
O, benim sinemadaki en büyük aşklarımdan biriydi.
Ağaçlar dikmiştim kültür evinin bahçesine onun için.
Hayatım boyunca katıldığım tek galada, Gizli Yüz’ün galasında, düşlerinden film yapıp yapamayacağını sormuştum.
Onun adı ile ikna edilip görevlendirildiğim ödül töreninde, tören sonrası ödül çekini teslim ederken, iç cebine koymasını tembih etmiştim. Başka şeylerden de konuşmuş, sohbet etmiştim. Ertesi gün Tayfun övünçle, Ömer Kavur'la arkadaş olduğumuzu anlatmıştı iş arkadaşlarımıza.
Bir gün bir filmi birlikte çekmeyi hayal etmiştim.
Bir hayal olduğunu, sadece bir hayal olduğunu bile bile düşünmekten mutlu olmuştum.
Bugün hayali bile kalmadı elimizde.
Cemal Süreya’nın dediği gibi “Her ölüm erken ölümdür.”
Ömer Kavur, “Üstü kalsın” diyerek vedalaşmıştır bizimle belki. Ama ben onun için diyemiyorum.
Bazı günler vardır ki, yaşadığınızı coşkunuzdan kalbinizin göğsünüzü zorlamanızdan anlarsınız, bazen engin bir huzurdan, bazen derin bir keder susturur göğsünüzde cıvıldayan kuşu da, yaşadığınızı sessizliğinizde anlarsınız. Bazen de keskin bir bıçak saplanır kalbinize. Acır durur içiniz. Kanar.
Bugün ben yaşadığımı içimin sızısından anlıyorum.
Güven Tunç
13 Mayıs 2005
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!